| Bölüm 5:
YARI-SÖMÜRGEDEN KURTULUŞ SAVAŞINA BAĞIMSIZLIKTAN YENİ-SÖMÜRGE TÜRKİYE'YE TOPLUMUN GELİŞME DİYALEKTİĞİ I- EMPERYALİZMİN YARI-SÖMÜRGESİ ''HASTA ADAM'' VE TARİHSEL GERÇEKLER Oligarşinin resmi tarih yazıcıları, Osmanlı İmparatorluğu’ndan sürekli övgü ile söz etmişlerdir. Ama salt bir övgü! İmparatorluğun 600 yıllık ömrüne bakarak, ''tarihte en uzun süre yaşayan devlet'' böbürlenmesi ve yalanı ile, yüzyıllara uzanan bir geçmişten salt bu nedenle övgü ile söz etmek; Türkiye halklarını onurlandırsaydı, bununla değil ama Osmanlı’dan binlerce yıl daha fazla bir ömre sahip olan ilkel, kaba ve vahşi dönemimizle, insanlığın ilk dönemiyle daha fazla övünmemiz gerekirdi! Oysa tarih, övünmek ve milyonlarca insana tüm bilimsel ve sosyolojik gerçeklere karşın, yalanın ''bilimi''ni yapmak için yazılmaz! Oligarşinin şoven, ırkçı tarih yazarlarına göre Osmanlı gerçeği; fethedilen topraklar, hep kazanılan savaşlar, bir kılıç darbesiyle ordular yenen Yavuz’lar, Mehmet Çelebi’ler, Kanuni’lerden ibarettir. Onların tarihinde; ne toprakta üreten reaya, ne ırgat, ne çoban, ne de Mimar SİNAN’ın eşsiz eserlerine bedenleriyle kerpiç ve taş olanlar; ne alın teriyle, kanlarıyla yapıtların harcı olan ameleler, köylüler vardır. Onların tarihinde, yenenle yenilen sultanlar, cahil ve korkaklar vardır. Ama dev kalyonları sırtlarında Haliç’e geçirenlerin adları yoktur! Neden? Onların tarihinde, birer yapı işçisi olan Karagöz ve Hacivatlar, ancak inatçılıklarıyla insanları güldüren, nükteleriyle eğlendiren birer oyun kahramanlarıdırlar! Onların, ne ordunun en büyük karargahlarından olan Selimiye Kışlası’nın duvarlarında kuruyan kanlarından söz edilir, ne de Osmanlı cönklerinde kayıtlarına rastlanır! Çünkü onlar çalışır, eğlenir ve yapı işçilerine kendi dramlarını anlatırlar. Padişahı kızdırır ve bunun için anında katledilirler, yani halktırlar. Burjuva idealist tarihi, halkı değil tarihin yaratıcıları olarak akıl hastası, deli, şehvet düşkünü padişahları yazar. Çünkü, üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çatışmanın doğrudan yansıması olan sınıf mücadelesinin, korkunun, mülkiyetin, sömürünün, soygun ve talanın gizlenmeye ihtiyacı vardır! Gerçekte Osmanlı Devleti’ni altı asır ayakta tutan güç nedir? Bu soru bilimsel olarak açıklandığında, egemen sınıfların halkımızdan sakladığı ''sır''ların ne olduğu da anlaşılacaktır. Çokuluslu Osmanlı Devleti’nde, uzunca bir tarihsel süreç boyunca, halkların yazgısını belirleyen toplumsal yasalar ve çelişkiler, bu çelişkilerin niteliği, sorunun yanıtını verecektir. Osmanlı devleti oligarşinin döneme ilişkin tarihsel görüşünde iddia ettiği gibi, Kanuni Sultan SÜLEYMAN’ın Viyana kapılarına çakılıp kalması ve ondan sonra yapılan savaşların, genellikle yenilgiyle sonuçlanmasından dolayı gerilemeye başlamamıştır. Bu idealist yaklaşım, burjuva toplum biliminin ''savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir'' gerçeğiyle alay etmek, ya da ondan bihaber olmaktır. Savaşlar, yenilgiler birer sonuçtur. Temellerinde yatan nedenleri ise, savaşa karar veren politikalarda; politikaları biçimlendiren ekonomik yapıda aramak gerekir. Yoksa, istediğiniz kadar ''Kuruluş'' filmleri yaparak, halkı ''eskiden ne güzel günler yaşanmış'' imajlarıyla nostaljiye sokmaya çalışın, bugünün çirkinliklerini gizlemek ve unutmak için geçmişi çarpıtarak verin, bu çabalarınız tarihi gerçekleri örtemeyecektir. Biz Marksist-Leninistler, tarihi, ne sosyal-deterministler gibi her şeyi ekonomik evrimin kendiliğinden gelişimi belirler, ''öyle gerekiyordu öyle oldu'' anlayışıyla; ne de öznel idealizmin yaptığı gibi, her şeyi büyük kahramanların olup olmamasıyla açıklarız. Bir toplumun ileri ya da geri kalmasını, barbar ya da uygar olmasını, kısa ya da uzun ömürlü olmasını, sözkonusu toplumun o tarihsel kesitte, içinde barındırdığı ekonomik, siyasi, sosyal çelişkileri belirler, ve daha temelde üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişki ve onu çevreleyen dış ilişkilerin bunlara etkide bulunarak şu ya da bu yönde, şu ya da bu düzeyde gelişmelerini sağlayan, sınıfların gelişme ve çatışması belirler. Biz diyalektik-tarihsel materyalizmle, ancak bu yöntemle doğruları bilimsel olarak açıklayabiliriz. Ne 12 yaşında tahta geçen FATİH’tedir keramet, ne de onun, iktidar uğruna kendi öz oğlunu öldürme hakkını tanıyan insanlık dışı yasalarındadır. Ne Yıldırım BEYAZIT’ın TİMUR karşısında askerlerinin az ve eğitimsiz oluşunda, ne de Yavuz Sultan SELİM’in kılıçla fethettiği toprakları sonraki sultanların birer mirasyedi gibi davranarak koruyamamalarında... Osmanlı Devleti, feodal bir yapıya sahipti. En güçlü olduğu 15. yüzyılda devlet, esasen en güçsüz olduğu dönemdedir. Çünkü 15. yüzyıla kadar Osmanlı’nın nal sesleriyle dövdüğü Avrupa kıtasındaki devletler, feodal kabuklarını kırmaya başlamış, uluslararası sömürge pazarı için atılıma geçmişlerdi. Osmanlı ise hâlâ talancı ve yağmacı zihniyetiyle, baştan beri merkezi devlet olma eğilimini geliştiriyor, bu geleneğin sayıca güçlü ordu, güçlü yönetim hiyerarşisi gibi avantajlarına güveniyor, Avrupa’daki patlamaları duymuyordu. Oysa devletin ve toplumun gelişme dinamikleri, kendi yasallığını artık boğuyor; otodinamizmi, sıçrama yapmasına el vermiyordu. Osmanlı Devleti, klasik feodal bünyeye, onun biçimsel yapılanışına, örgütlenişine, toplumsal iç çelişkilerinin ayırtedici özellikleri nedeniyle sahip değildi. Avrupa feodal devletleri, feodal beylikler ve bunların kendi aralarında seçtikleri, ''eşitlerarası birincinin'' krallığı etrafında örgütlenme sürecinde şekillenmişti. Osmanlı devleti ise, kendisini tanrının yeryüzündeki temsilcisi ilan eden padişahın; işgal ettiği yerleri kendine bağlamasıyla, işgal topraklarına yağma, talan, asker ve vergi dışında hiçbir şey götürmeyerek sınırlarını genişletmesiyle gelişmiş, biçimlenmişti. Osmanlı Beyliği’nden Osmanlı Devleti’ne, işgallerle toprak büyüdükçe ordu büyüdü, padişahın mülkü büyüdü, reaya ve zanaatkarlar üzerindeki sömürü büyüdü. Ama bir tek şey vardı büyümeyen: Tüm bu zenginliklerin ana kaynağı, bilim ve teknikle geliştirilen üretici güçler ve buna uygun düşen yeni üretim ilişkileri! Osmanlı devlet geleneğinde toplumsal zenginliğin kaynağı topraktır. Toprakların sahibi devletin tek hakimi padişah olunca, ''adalet mülkün temeli'' oldu. Daha fazla toprak üzerinde, haraç alınacak daha fazla insan, orduyu genişletecek daha fazla insan gücü demekti. Ve bunlar yeni fetihler için kamçılayıcı bir silah olunca; Osmanlı sarayındaki tüm yasalar, iktidar uğruna ana, baba, kardeş boğma planları ve kurumları, kısacası feodal despotluğun vahşi biçimleri ortaya çıktı. Toprak yıllık gelirine göre has, zeamet ve tımar adlarıyla çeşitli büyüklüklere ayrıldı ve padişah tarafından ''sevgili kulları''na birer ulufe olarak dağıtıldı! Bu toprak parçalarını işleyen beylerbeyi, sancak beyi, sipahi gibi aracılar, padişahın vergisini toplar, toprağın devredilemezliğini denetler, asker devşirirlerdi. Toprağın belirli bir kısmında, yukarıdaki hizmetler karşılığı intifa (yararlanma) hakkını kullanarak sömürüden paylarını alırlardı. Reaya ne yapıyordu? Onlar, sadece çalışır, yine çalışır ve bir dikili ağaç bile bırakmadan ölürlerdi. Onlar Osmanlı despotizminde zaten adeta padişahları için vardırlar. Doymazlar ama aç da kalmazlardı. Ve bu durum, bu sosyal oluşum da devletçe özenle korunduğundan, reayanın devletle çelişkileri yumuşatılmıştır. Reaya ve zanaatkar sınıfından elde edilen sömürü, en tepede padişah olmak üzere Osmanlı saray bürokrasisinde toplanır. Bu zenginlik kaynağı, Osmanlı sarayının uzunca bir dönem yine de ağırlığını oluşturmaz. Asıl saray tüketimi, tamamen devletin elinde olan ticaret ve İpek Yolu’ndan elde edilen gelirler ile, çeşitli ülkelerin yağma ve talanı üzerine kuruludur. Osmanlı feodal sınıfları, Avrupa feodal merkezi devletlerinin son klasik biçimini, farklı tarihi koşullarda ve farklı özellikler taşısa da baştan siyasi, askeri zor ile yapmıştır. Avrupa feodal beylikleri ise ekonomik, siyasi zorunlulukların sonucu olarak merkezileşti. Dolayısıyla birincisi, feodal despotluğun açık zoru ile ayakta kalırken, süreç içinde çeşitli halkların uluslaşma çabalarından ötürü, parçalanma eğilimini baştan taşıyor ve besliyordu. İkincisi ise, yani Avrupa halkları uzun süre küçük devletçikler olarak yaşadıktan sonra, süreç içinde ulusal pazarın yaratılması amacıyla birleşiyorlardı. Ve merkezi devletleri birinciye kıyasla daha sonra geliştiriyorlardı. Fakat bu paradoksun, Osmanlı’nın yararına olduğu sanılmasın. Aksine hızla daha ileri bir üretim tarzına geçme sancılarını yaşayan Avrupa devletleridir. Osmanlı İmparatorluğu’nu altı asır ayakta tutan etmenleri şöyle özetleyebiliriz. Belirleyici Etmenler: İç Dinamiklerin Zayıflığı. 1) Toplumsal yapının elverişsizliği başta gelen etkendir. Üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin, üretimi arttırmak amacıyla egemen sınıflardan yana çözümü doğrultusunda, deyim yerindeyse bilim ve tekniğin geliştirilmesini hızlandıracak itici bir gücün olmaması. Bunun yerini dolduran ve göçebe toplum geleneğine dayanan yağma ve talanın devam ettirilmesi. Bunların da temelinde, toprağın özel mülkiyetinin olmaması. Dolayısıyla üreticiler arası ürün (meta) değişiminin bir ürünü olan yerli ticaret ve tüccar sınıfının doğmayışı. 2) Mülkiyet biçiminin ''özgünlüğünden'' dolayı sınıflaşmanın tedricen ve çok geç yaşanması, sınıf mücadelelerinin bu nedenle güçsüz ve zayıf oluşu, saray içi darbeleri saymazsak, doğrudan iktidarı hedefleyen güçlerin birden ortaya çıkamaması. 3) Siyasi zor ve yasalarla üst yapıda, üretim ilişkilerine denk düşen yasaklamaların yüzyıllar boyunca sürdürülmesi ve saray bürokrasisinde merkezileşen sermayenin, lüks ve zevk için çarçur edilmesi. Bunların sonucu olarak özel girişimcilik, dolayısıyla sınıfsal ayrışma, hem cılızdır, hem de uzun bir tarihi döneme yayılmıştır. Etkileyici Etmenler: İşgal-Haraç ya da Hazıra El Koyma. 1) Dış ticaretin esas olarak devletçe yapılması, dış girişimciliğin müslüman tebaaya uzun süre yasaklanması. 2) Dış talan, yağma, İpek Yolu ve vergilerle devletin gelirlerinin büyük bir kısmının karşılanması sonucu emekçi sınıftaki doğrudan sömürünün yumuşatılması. 3) 17. yüzyıla kadar Avrupa kapitalizminin zayıflığı. 4) Giderek yetkinleştirilen ve geliştirilen merkezi örgütlenme, güçlü otorite. Osmanlı İmparatorluğu’nun altı asır ayakta kalmasını sağlayan yukarıdaki nedenler, sıçramalı olmayan gelişim temposu (zayıf otodinamizm); aynı zamanda onun mezar kazıcısı olacaktır. Avrupa kapitalizmi sıçrama yaparak sömürge avına çıkarken, Osmanlı, tarihsel geri kalmışlığından dolayı sömürgeci müdahaleye direnemeyecektir. A- Kapitalizm Neden Gelişemedi? Türkiye oligarşisi içinde belirleyici güç durumunda olan işbirlikçi tekelci burjuvazinin, ne yazık ki, bir Fransız burjuvazisi gibi göğsünü şişirerek, o burjuva atalarından söz etme hakkı ve şansı yoktur. Irkçılık, şovenistlikle yoğrulmuş, Osmanlılığı ideolojik, kültürel propagandasının temeli yapan egemen sınıflar, geriye dönüp baktıklarında, babalarının girişimci ruhunu değil, işbirlikçiliğe yönelmiş bir avuç komprador kapıkulunun ayak izlerini bulacaklardır. Devrimcileri, vatana ihanet içinde olmakla itham edenler, bırakınız bugünkü gözler önündeki ihanetlerini; Osmanlı dönemindeki komprador atalarına bakarak, kendileri açısından hiç de yadırgamayacakları bir geleneğin, işbirlikçilik geleneğinin mirasçısı olduklarını görebilirler. Dolayısıyla atalarına sadık kaldıklarını söyleyip sevinmelidirler. Borç üstüne borç yığan, vergilerle halkı inleten, öte yandan da cariyeler ordusunu yanından hiç eksik etmeyenler, dönemin ilericileri, devrimcileri değildir. Bu geleneğinize bugün açıkça sahip çıkıyor musunuz? Osmanlı kapıkulu bürokrasisi ve gayri müslim girişimcilerin oluşturduğu cılız bir kapitalist sınıfın, daha ayakları üzerine doğrulmadan, Avrupa sömürgeciliğinin müdahalesiyle gelişimi engellenmiştir. Bugün de emperyalizmin müdahalesinin, ülkenin kendi iç dinamiğiyle gelişimine engel teşkil ettiğine tanık değil miyiz? Sizin bugünkü bağımlılık ilişkileriniz, dünün kölece boyun eğişinizin bir yeni biçimi değil midir? 17. Yüzyıldan sonra cılız bir burjuva sınıfı çekirdeklenmeye başlamış, güçlü merkezi devletin inisiyatifi giderek azalmış, buna karşılık mahalli mütegallibenin iktidar gücü artmıştır. 18. Yüzyıldan sonra, toprak mülkiyetinde değişmeler meydana gelmiş, özel mülkler artmaya başlamıştır. Avrupa artık, merkezi feodal Osmanlı orduları önünde diz çöken feodal devletçikler değildir. Yenilgiler, ulusal ayaklanmalar Osmanlı padişahlarına, eski şaşaalı günlerin geride kaldığını göstermektedir. Artık merkezi devlet işgal ettiği yerlerde tutunamamaktadır. Tarihsel olarak gerileyişi ve yenilgileri, tamamen tanrının kendilerini cezalandırması olarak açıklayan zavallı padişahlar, sarayın dört duvarı arasında; kapanmakta olan bir dönemin, feodalizmin traji-komik sonunu oynayan tarihi figüranlar olduklarının bilincinde değillerdir. Sürekli savaşlar ve artan borç ilişkileri ile, Avrupa kapitalizminin eşitsiz rekabet koşullarında, ekonomik gücü giderek sarsılan merkezi devlet, kendine yeni kaynaklar bulabilmek için ''kendine döndü'' ve tarımsal mülkiyet ilişkilerinde istemeye istemeye değişikliklere yöneldi. İktidarın sınırsız sahibi olmakla, toprağın sınırsız mülkiyetine sahip olmanın aynı anlama geldiği ''adalet mülkün temelidir'' sözünde somutlayan padişahın adalet dağıtıcılığına, toprakları satın alan-kiralayan mültezimler sınıfının adalet dağıtıcılığı da eklenmemiş midir? Mahalli mütegallibe iktidar gücünü, padişahların iktidar güçlerinin zayıflamasına koşut arttırmışlar, topraktaki iltizam sistemi, miri toprak sisteminin delinmesine, onda büyük gedikler açılmasına neden olmuştur. Geleneksel olarak sarayda cariyelerle, içoğlanlarıyla zevke dalan, saray dışı iktidar gücünden emin olarak balıklarına inci atan padişahları, giderek histeri krizleri sarmaya başlamıştır. Özel mülkiyetin oluşumuna, kapitalizmin borç ilişkileri aracılığıyla dayattığı anlaşmalar, ülke içi sosyal kaynaklı Celali, Suhte, Yeniçeri vb. ayaklanmalarıyla; Osmanlı Devleti'nin yeni mali kaynak yaratma ihtiyacı, toprak sisteminde değişikliğe götürmüştür. Toprağın yararlanma hakkının, kira ve özel mülke dönüştürülmesine izin verilmesi bu değişiklikleri izlemiştir. 1839 yılına gelindiğinde Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile, padişahın uyruklarının can ve mal güvenliğinin korunacağı, herkesin her türlü varlığını dilediğince kullanabileceği, miras bırakabileceği, servetlere devletçe el konulmasının yasaklanacağı, sarayın izbe odalarında geçirilen uzun delilik krizleri sonucu sultanlarca kabul edilmiştir. Tanrının yeryüzündeki tanrısal emanetini korumakla, onu düzenlemekle (dünya nizamı) kendini tek sorumlu ilan eden sultanlar, tanrı sevgisi mi zayıfladı da kullarına birtakım haklar bahşetmeye başladılar? Yoksa, tanrı doğrudan işlere el atmaya mı başladı? Herkes biliyor ki, ne o, ne de diğeriydi. Padişahın geri adımının nedenleri, toplumun gelişme yasalarındadır. Bir taraftan, içte üretici güçlerin gelişmesi önündeki engeller kırılırken sömürgeci Avrupa'ya bağımlılık ilişkileri ise Osmanlı'yı güdük bırakmaktadır. 1858 arazi kanunu, özel mülkiyete dayalı hukuk sistemine geçişin bir adımı olurken, 1856'da Avrupa kapitalizminin, ticaretin serbestleştirilmesi için yaptığı baskılar, bağımlı kapitalist ilişkileri geliştirmek için de olsa, feodal derebeylerinin, üretici güçler önündeki katı tutumunu kıran etmenlerden biri olmuştur. Osmanlı Devleti'nde kapitalist gelişme nüveleri oluşmasına karşın, bağımsız bir kapitalizmin yerleşmemesini şöyle özetleyebiliriz: Ülke İçi ve Onunla İlişkili Etmenler; 1) Osmanlı Devleti'nin zayıf otodinamizmi. Mülkiyet biçiminin, miri toprak sisteminin yüzyıllardır korunarak, her türlü rekabet koşullarının ortadan kaldırılması. 2) Ticaret kurallarının yüzyıllarca yerli özel müteşebbisler aleyhine düzenlenmesi, zanaatkar ve diğer üreticilerin ağırlıkla alıcısının devlet olması. Meta değişiminde, devletin aracı rolünden ötürü ve kendi kendine yeten kapalı ekonomilerden dolayı aracı tüccar sınıfının ortaya çıkmaması. Sermaye birikiminin yok denecek denli cılızlığı. 3) Artı-ürünü elinde merkezileştiren Osmanlı üst bürokrasisi (kapıkulu) ve padişahın, bu sermaye birikiminin tarihin belli bir evresinde, Japonya örneği kapitalizmi geliştirici kaynaklara yatırmaması veya kendilerinin özel müteşebbis olarak yatırıma yönelmemeleri; aksine servetleri sadece lüks özel tüketimle har vurup harman savurmaları. 4) Geleneksel talancı-yağmacı zihniyet. 5) Kapitalistleşme ve saray dışı zenginleşme eğilimlerinin, sarayın iktidar gücünü tehdit edeceği korkusuyla engellenmesi, Mısır'da Mehmet Ali Paşa örneğinde olduğu gibi ezilmesi. Merkezi otoritenin varlığı avantajının, devlet eliyle kapitalist özel ilişkilerin korunması ve geliştirilmesinde kullanılması yerine, onun karşısına dikilmesi. 6) Sürekli sayılabilecek bir savaş durumu. Yağma ve talanla elde edilen ganimetlerin tekrar bir yağma ve talan savaşını finanse etmeye harcanması, ya da sömürgeciliğin ilkel, üretime dayanmayan, kolaycı ve kaba biçimlerinde ısrar edilmesi. 7) Ulusal azınlıkların bağımsızlık savaşları. 8) Varolan sermaye birikiminin ise ''savaş için sermaye'', ''lüks için sermaye'', ''borç için sermaye'' olarak kullanılması. 9) Üstyapının altyapıya olumsuz etkisi olarak İslamın ve şeri hukuk sisteminin engelleyici faktörü. Hemen hemen gayri müslim ulusal azınlıklara bırakılan ticaret alanında, bu kesimin aşağıdan ya da yukarıdan devrimci bir yolla devleti ele geçirmek ve feodalizme karşı savaşmak yerine; onun himayesine girerek, devrimci niteliklerinden yoksun bir süreç sonunda kompradorlaşmaya yönelmesi. Bu kesimlerin feodal engelleri, anti-feodal bir mücadele ile değil, Avrupa kapitalizminin sömürgecilik ilişkilerini kullanarak aşma çabaları, milli burjuva devrimi bayrağı yerine, gayri milli sömürgecilik ilişkilerinin bayraktarlığını yapmaları. Bu kesimler zamanla Osmanlı'ya karşı kullanılmak istendiğinde ise, kıyıma uğratılarak güçleri yok edilmiştir. Dış Etmenler: Gelişen Kapitalizmin Sonuçları Olarak. 1 ) Avrupa'da vurucu gücü büyük ateşli silahlarla donatılan ordular, kapitalizmin sıçrama tahtası olurken, Osmanlı ordusunun modern savaş düzenine ve silahlara sahip olmayışı, fetihlerin sonunu getirmiş, dolayısıyla sermayenin kaynağını kurutmuştur. Yani artık Osmanlı sarayında kahramanlık türküleri ve mehteranın coşturucu marşlarının yerini, Avrupa kapılarında bırakılan padişahlara-şehzadelere ve onbinlerce askere yakılan feryatlar almıştır. Osmanlı orduları at, kılıç ve yalın askerleriyle Avrupa topçuları önünde çaresizdirler. Daha doğrusu burjuvazinin karşısında, uluslararası planda feodalizmin bir yenilgisidir yaşanan. 2) Dünya ticaretinin mihrakı durumunda olan Anadolu'nun, yeni deniz yollarının bulunmasıyla bu özelliğini yitirmesi, deniz ticaretinin önem kazanması (İpek Yolu'nun önemini yitirmesi). 3) Avrupa kapitalist sömürgeciliği, Osmanlı Devleti'nden ucuz hammadde alımını sürdürmüş, kendi ürünlerini korumak için yüksek gümrük duvarları koymuştur. Merkantil uygulamalarıyla kapitalizm korunurken, Osmanlı geleneksel ürünleri rekabet şansını yitirmiştir. Avrupa'nın, sanayi-teknik devrimin sağladığı koşullarda üretilen ucuz metaları karşısında Osmanlı tutunamamış, manifaktür olarak nitelenebilecek Osmanlı sanayiinin gelişme dinamikleri, yıkıma uğratılmıştır. B- Yağma ve Talanın Tersine Dönüşü: Yarı-Sömürgeleşme Egemen sınıfların ''şanlı tarihimiz'' yutturmacalarıyla göklere çıkardığı Osmanlı feodal despotizmi, Avrupa kapitalizminin emperyalistleşmesiyle birlikte, HEMİNGWAY'in ''İhtiyar Balıkçı''sındaki gibi didiklenerek bitirilmeye çalışılan koca bir balıktır artık. Avrupa'daki kapitalist gelişmeye, bilimsel-teknik devrime seyirci kalan Osmanlı İmparatorluğu, kendi iç güçlerinden boy veren kapitalist unsurları da ezmeye yönelince, Avrupa sömürgeciliğinin acımasız ekonomik güç ilişkilerine teslim olmuş, yarı-sömürgeleşme sürecine girmiştir. 17. yüzyılda başlayan süreç, sömürgeci Avrupa devletlerine tanınan ayrıcalıklar, kapitülasyonlar ve süreğen hale gelen borçlanma politikaları (istikrazlar), devleti sömürgeciliğin acımasız pençelerine kaptırmış; giderek bozulan ekonomi, siyasi, sosyal yaşam ''hastayı'' ağırlaştırmıştır. 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması ve onu izleyen benzer anlaşmalar, ''hastayı'' adeta yatağa çakmıştır. Halktan alınan vergiler arttırılarak, çeşitlendirilerek emekçi kesimler görülmedik yoksulluğa terk edilmiş, eşkıyalık, açlık, kıtlık hep birbirini izlemiştir. Egemen güçlerin şanlı tarihi budur işte! Açlıkla, yoksullukla, sömürge ilişkileriyle övünmek!... Avrupa burjuvazisi, Osmanlı egemen sınıfları olan; kapıkulunun üst tabakası, sultan(lar) ailesi ve Galata bankerleriyle işbirliğini geliştirerek, bu kesimleri hızla kompradorlaştırmışlardır. Borç ödemek için alınan borçlar, bugün olduğu gibi emperyalizme bağımlılığı arttırmaktan, ''hasta adam''dan koparılan payların, bu kesimler lehine artmasından, köylü, işçi ve zanaatkarların ise korkunç bir çöküntüye uğraması sonucundan başka bir şey vermemiştir. 1854'ten sonra yapılan borçlanmalar özellikle bu sonuçları doğurmakta, ''şanlı geçmişimiz'' borçlara karşı devlet bütçesinin ipotek edilmesiyle, işbirlikçiler tarafından ''şanlı'' bir şekilde yaşatılmaktadır! Bu şeref oligarşiye aittir. Boyunlarındaki bu tasmayı yaşam boyu taşısınlar! Osmanlı sarayında, padişahın atadığı sadrazamlar, devletin yaptığı borç-kredi-sömürgecilik anlaşmalarının yoğunluğuna ve kimden alındığına göre değişmekte, sarayda adeta Fransız, Rus, Alman, İngiliz emperyalistlerinin Osmanlı kılığındaki görevlileri gibi dolaşmaktadırlar. 1874 yılına gelindiğinde bütçe gelirlerinin %55'i Avrupa'ya borç adı altında aktarılıyordu. Sonunda Osmanlı Devleti borçlarını ne bütçe olanakları, ne istikrazlar yoluyla ödeyemez hale düşünce, 1875 yılında artık borç ödemelerini durdurduğunu, yani iflas ettiğini açıkladı. İflas etmiş bir geçmişin utancı egemen sınıflara aittir. Bugün de halkı soyma pahasına bu utanç yaşatılmaktadır. Bu gerçekleri şovence ve işinize geldiği gibi değil de, açıktan halka açıklama cesaretiniz var mıdır? Devlet her zaman egemen sınıfların baskı aracı olmuştur. Osmanlı Devleti'nde de iflas eden, Osmanlı toplumsal yapısıdır. Yoksa komprador sınıf değil. Sözkonusu olan istikrazlarla elde edilen kredilere karşılık, sultan ailesinin ya da kapıkulu bürokrasisinin gelirlerinin düşmesi değildir. Karşılık, devlet vergileri, yani halkın cebi ve alınteridir. Pazarlanan Türk, Kürt, Arap vd. tebaadır. Egemen sınıfların şan şerefide budur: Halkını pazarlamak! Bu pazarlamacılığınızın bedellerini, karşılığında aldığınız rüşvetleri halka açıklayabilir, bununla ''tarihimiz'' diye övünebilir misiniz? Avrupa emperyalizmi, Osmanlı Devleti içinde ''Düyun-u Umumiye'' örgütü kurdurarak, adeta kendi devlet tahsildarlarını Osmanlı'ya taşımıştır. ''Tanrının yeryüzündeki temsilcisine vekalet eden'' sultanların adaleti budur! Egemen sömürücü sınıflar mülkünün (devletinin) adaleti budur! Bu adalet, adalet değil, emperyalizme uşaklığının, sömürücü efendinin emekçi halklarımızı vahşice soymasının kılıfıdır. Utanç ve onursuzluk kılıfı! Bu toplumsal süreçte, bugün iktidar savaşı veren emekçi halkımızın da kökleri vardır. Demokratik insancıl, ilerici gelenekleri kültür hazinemize eklemek, hatta onun temeli yapmak, her ulus devrimcilerinin başat görevlerindendir. Feodal Osmanlı despotizminin simgeleri, iktidarı elinde bulunduran padişahlar içinde sahip çıkılacak kimse yoktur. Fakat bu zalimlere karşı ayaklanan Şeyh Bedrettin'leri, onun dava arkadaşı Musa Çelebi'yi, Pir Sultan'ları, Patrona Halil'leri, Suhte Ayaklanmalarını unutamayız. Zalim Selçuklu sultanına başkaldıran Baba İshak'ı unutamayız. Zulme ve haksızlığa başkaldırmış Celali'leri de unutamayız. Komprador Osmanlı Devleti'ne karşı mücadele eden aydınlarımız ve daha birçok sahip çıkacağımız insan ve hareket sayılabilir elbette. Osmanlı Devleti'nin son dönemine bir de bu yaklaşımla bakmak gerekiyor. Bu feodal-komprador devletin en önemli özelliklerinden birisi de feodal, yarı-feodal toplum olma karakterinden, gelenek ve törelerinden, merkezi devlet karşısında, örgütlenme bilinçsizliğinin doğurduğu ortaçağ cehaletinden emekçi sınıfları uyandırarak, onlara ilerici, demokrat düşünme ve örgütlenmeyi, hak alma bilincini verecek güçte, bir milli burjuva sınıfının olmayışıdır. Sömürgeciliğe ve saray çevresine karşı, küçük-burjuvazinin aydın kesiminden, kapıkulu bürokrasisinin alt tabakasında yer alan kesimden tepki verenler olmuşsa da, bunlar yüzyılların Osmanlı geleneğinden kopuk bağımsız bir düşünce sistemi geliştirememişler, burjuva anlamda reformlar için (Namık KEMAL'lerin meşruti monarşi için savaşmaları gibi) mücadele ile yetinmişlerdir. Fakat burada önemli olan, burjuva devrimler çağında meşruti monarşiyi savunmaları değil, bu düşünceyi, emekçi halkı örgütleyerek pratiğe geçirme yerine; yine kapıkulunun alt kesimi içinde, saray içi darbelere, kendine güvensiz, tam bir kopuşu içermeyen yöntemlere bel bağlama yanılgılarıdır. Mahalli mütegallibenin iktidar gücünü arttırdığı bu dönemde, Avrupa kapitalizminin talanı ile hızla eski imtiyazlarını kaybeden, sömürgecilik dönemlerinin ''şanlı'' şaşaalı günlerinin özlemini çeken kapıkulunun bir kesimi de, salt bu amaçla desteklemiştir aydınları. Önce ''Osmanlılık'', sonra da burjuva milliyetçiliğinin etkisiyle ''Türkçülük'' bayrağına sarılan bu kesimlerin hedefi, hiçbir zaman Ziya GÖKALP'te de olduğu gibi net değildir. Avrupa kapitalistleri bu tepkilerin niteliğini iyi bildiğinden, hedeflerinin net olmamasından yararlanarak bu akımları ''Turancılık'' gibi sahte hedeflere yöneltmeyi başarmışlardı. Bu nedenlerle bu hareketler, burjuva demokratik talepler çerçevesinde köylü ve küçük-burjuva yığınlarını, işçileri harekete geçirebilecek bir güç haline, devrimci politik bir hareket haline dönüşemediler. Bu kesitte yer alan 1908 hareketi, yukarıdan aşağıya gerçekleştirilen demokratik bir burjuva hareketidir. Ancak güçlü bir burjuva sınıfı olmadığından ve harekete işçi, köylü kitlesi katılmadığından, sonuçları açısından sınırlı kalmıştır. İttihat ve Terakki partisinin tüm girişimleri, kapitalizm yaratmak olduğu halde küçük-burjuva uzlaşmacı karakteri, Balkan Savaşı yenilgisinin yarattığı olumsuzluklar, ulusal bir ekonomi politikası izlenerek sömürgecilik ilişkilerinin dışına çıkma çabalarına engel olmuştur, Sanayileşmeyi gerçekleştirme girişimleri sonuçsuz kalmıştır. İttihat ve Terakki döneminde de burjuvazi, kendi ekonomik temellerini kuramamış, ayakları havada iken I. Emperyalist Savaş eşiğinde ülkeyi terk etmiştir. İktidar sürecinde, partide zaten emperyalistlerin uzantıları hizipleşmeye başlamış, kimileri Fransız emperyalistleriyle, kimileri İngiliz emperyalistleriyle, çoğunlukla da Talat Paşa başta olmak üzere Alman emperyalistleriyle bağımlılık ilişkilerini sürdürmeyi yeğlemişlerdir. Ülkenin toplumsal sorunlardan kurtuluşu için, kendi emekçi halklarına dayanan politikalar değil, emperyalizmin yani ''dış mihrakların'' sömürgecilik politikalarına dayanma geleneği burjuvazinindir. Bu bir kez daha görülmüştür. İpleri ''dış mihraklarca'' tutulanlar, sürekli emperyalizmin efendiliğine sığınanlar, egemen sınıflar olmuştur. Bugünkü ''dış mihrak'' demagojileriniz bu gerçekleri gizleyebilir mi? Adı ''İngiliz''e, ''Alman''a, ''Fransız''a çıkmış olanlar, dönemin devrimcileri değil, Abdülmecit'ler, Vahdettin'ler ve onların sadrazamları değil midir? Meşrutiyet sonrası, emperyalist tekellerle mücadeleye giren işçi sınıfımıza karşı en sert tepkiyi, bu nedenle, İttihat ve Terakki göstermiş, onları ezmeye çalışmıştır. Egemen sınıfların tarihi şanlı değil, Abdülhamid'lerle, Köprülü Mehmet Paşa'larla, Kuyucu Murat'larla, yani kanla başlayan, halkın kanını emen kanlı bir tarihdir. Tarihimiz ne yazık ki uzunca bir dönem, Abdülhamid gibi zavallı, korkak, işkenceciliğiyle ünlü kişilerin etkinliklerine de tanıklık etmiştir. C- I. Emperyalist Savaş ve Osmanlı'nın Son Haini Sultan Vahdettin 1914'de I. Emperyalist Savaş'ın başlamasıyla birlikte, Osmanlı yarı-sömürge devleti, yutulmak üzere Avrupa emperyalist devletlerinin masasına yatırılmıştır. Tarihsel ve toplumsal yasalar acımasızdır. Hiçbir emperyalist devlet, doğası gereği, ''hasta adam''ı ayağa kaldırabilecek umutlu krediler vaadetmemiştir. Zaten, I. Emperyalist Savaş'ın tek amacı da, daralan pazarları ya da payları arttırmak için, sömürge, yarı-sömürge ülkelerin boğazını sıkma, onları yok etmek savaşıdır. Osmanlı Devleti ise geçmişten beri emperyalistlerin, kolu kanadı kırılmış bir imparatorluk olması nedeniyle, şiddetle iştahını kabartmaktadır. 1918 Mondros Mütarekesi ile, emperyalistlerin bu açgözlülüğüne Osmanlı sultanı kayıtsız şartsız teslim olarak yanıt vermektedir. Bu onursuzluk ne işçilerin, ne diğer yoksul halkımızın, ne de dönemin devrimcilerinindir. Bu onursuzluk yönetici egemen sınıfların, sultanların, işbirlikçi paşaların, komprador burjuvazinin; bu onursuzluk sizindir! Bir yandan emperyalist işgal ordularını ülkeye davet eden Sultan Vahdettin, diğer yandan ülkenin çeşitli yerlerinde başgösteren direniş eğilimlerini ezmeye çalışmaktadır. Toplumsal muhalefetin ayaklanması ihtimaline karşı ise, kendi ülkesinden ve halkından kaçmak için, İstanbul Boğazı'nda bir gemiyi hazır tutmaktadır. Bu aşağılık ilişkiler geleneği egemen sınıflarındır. Kendi milli ordusunu terhis etme garantisini emperyalistlere veren işbirlikçilerin geleneğini yaşatanlar, bugünün egemen güçleri değil midir? Olası bir açık işgal halinde, bugünün Vahdettin'lerinin yine çıkacağından kuşkumuz yok. Devralınan ve onursuzca yaşatılmaya çalışılan geleneğiniz budur. İşbirlikçilik geleneğidir bu! ''Ya İstiklal Ya Ölüm'' diye, milli kurtuluş bayrağını açan devrimcileri, emperyalistlerle işbirliği yaparak ''vatan haini'' ilan eden, Osmanlı'nın her tarafına milli kurtuluş bayrağını açanlar için ''idam fermanları'' yollayan; ama ülkeden emperyalistlerin kovulacağını, köhnemiş imparatorluğun yıkılacağını anlar anlamaz, İngiliz gemisiyle emperyalist toprakların yolunu tutan gelenek de, siz egemen sınıflarındır. Bizim tarihimiz, halkımızın kanıyla yazılan tarihdir. Sizin tarihiniz, emperyalistlerin sermayesiyle yazılan tarihtir! II- ANTİ-EMPERYALİST KURTULUŞ SAVAŞI VE TOPLUMSAL SINIFLARIN TAVRI Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, emperyalist açık işgalin sonuçları açısından belki de tek ''yararı''; yüzyıllardır savaşlardan savaşlara koşturulan, kıyımlara, açlıklara uğratılan; Kafkasya'da, Yemen'de, Viyana önlerinde, Kırım'da evlatlarıyla birlikte umutları da bıraktırılan Türkiye halklarında hâlâ yaşayan direnme eğilimlerini açığa çıkaran bir işlev görmüş olmasıdır. Bu, genel anlamda bir özgünlük olmasa da, Osmanlı Devleti'nin adeta savaşlar üzerinde kurulup geliştiği-yaşadığı ve yıkıldığı göz önüne alınırsa, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır. I. Emperyalist Paylaşım Savaşı'ndan, yenilen ülkeler safında bulunan Osmanlı Devleti, galip emperyalistlerce yapılan Sevr Anlaşması'yla paylaşılmış, bu sömürgecilik ve yağmaya, açık işgal ve soyguna, ülke içinden çok farklı tepkiler gelmiştir. Emperyalist işgale karşı sultan ailesi işbirlikçi Osmanlı paşaları, komprador burjuvazi ve gayri-müslim sermaye sahiplerinden oluşan egemen sınıflar, işgale davetiye çıkarırken, ilk anti-emperyalist milliyetçi tepkiler; Osmanlı ordu ve bürokrasisinin (kapıkulu) alt zümresinden gelen, küçük-burjuva nitelikli asker-sivil aydın kesimce gösterilmiştir. M. KEMAL önderliğinde toplanan Kuvva-ı Milliye güçlerinin önünde, yukarıda sosyal panoramasını çizdiğimiz nedenlerden ötürü, birçok sorun vardır. Savaş hangi sınıflarla yürütülecektir? Hedefleri, araçları ve sınırları nedir? Hangi sınıfa, hangi sosyal, ekonomik, siyasi çözüm yolları ve programla gidilecektir? İnsanların güveni nasıl sağlanacaktır? Bu soruların cevapları ilk önceleri Kuvva-ı Milliyecilerin kafasında da tam olarak netleşmiş değildi. Gerek geldikleri sosyal çevrenin kültürel etkileri, gerekse de tarihsel konjonktürün elverdiği sınırlı seçenekler nedeniyle, açık olan tek şey vardır: Ülke işgal altındadır ve bağımsızlığına kavuşturularak merkezi-komprador devlet yıkılmalı, daha ileri toplumsal ilişkileri temsil eden bir kapitalist burjuva devleti kurulmalıdır. İttifak yapacakları sınıfların, Anadolu eşrafından yana ağır basan güç dengeleri, bu düşüncelerini dahi açık açık savunmalarını engellemektedir. Anti-emperyalist kurtuluş savaşına katılacak olan sınıfların tavrını ortaya koyarken, sınıfların toplumsal yapıdaki yerlerini de belirlemek gerekiyor. I. Paylaşım Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti'nde, merkezi askeri feodal yapının çözülmesi hızlanmış, buna karşılık mahalli mütegallibe iktidar gücünü arttırmıştır. Vergi ve diğer yükümlülükler, köylü kitleleri üzerinde yoğunlaşınca, köylülük başka hiçbir alternatifin olmadığı koşullarda büyük ölçüde bunlara sığınmıştır. Anadolu'ya Kuvva-ı Milliye'yi örgütlemek üzere ayak basan Kemalistlere; İttihat Terakki'den gelmiş olmalarının yarattığı olumsuz propaganda ve önyargılarla yaklaşılmış, Kemalistler, kendilerine karşı kuşkuyla bakılmasının zorluklarını yaşamışlardır. Köylüler, mahalli mütegallibe tarafından Kemalistlere karşı kışkırtılmış; ve onlara Kuvva-ı Milliyecilerin Alman emperyalizmi yanlısı oldukları, padişaha ve hilafete karşı başkaldırdıkları propagandası yapılmıştır. Bu propaganda köylülerin Kuvva-ı Milliye'den uzak durmalarında etkili de olmuştur. Osmanlı Devleti'nde toplumsal çelişkilerin yumuşatılmış olması ve köylü ayaklanmalarının kanla ezilmişliğinin yarattığı kendine güvensizlik sonucu, köylülerin kafasında devletin yıkılmazlığı imajı oluşmuştur. Yüzyılların kafalarda oluşturduğu ve neredeyse fikri sabitlik derecesinde bir olgu olarak, bu durum ifadesini politik pasiflikte bulmaktadır. Padişah yanlısı ağalar bu durumdaki köylü kitlelerini, Kemalistler aleyhine işlemektedirler. Fakat Anadolu'da yine de, halktaki anti-emperyalist tepkiler kendini Antep, Maraş, Adana'da ve Ege dağlarında olduğu gibi açığa vurmaktadır. Anadolu eşrafı ise, başta, güç ve otoritelerinin sarsılacağı, Kemalistlerin onlara yönelik açık bir programının olmaması gibi nedenlerle, Kuvva-ı Milliye hareketine karşıdır. Yarı-feodal ilişkilerin hüküm sürdüğü bir tarım ülkesinde bu kesim, köylüler üzerinde önemli bir etkinliğe sahiptirler. Çoğunluğu ulusal savaşa kayıtsız kalmayı yeğlemektedir. Toprak ağalarının ise emperyalist işgalle bir alıp veremediği yoktur. Çıkarları, dış ticareti elinde bulunduran gayri-müslim ticaret burjuvazisiyle çelişmektedir, o kadar. Ancak bu kesimlerin tavrı, işgalin başlaması ve yayılmasıyla değişecektir. İlk başta işgalci emperyalist güçlerin, şirin gözükmek amacıyla uyguladıkları taktik politikalar, yerini emperyalistlerin yerel sömürüden pay alma, toprak ağaları ve eşrafın keselerine el uzatmalarıyla birlikte, bir kısmı kendi statülerini korumak amacıyla yerel direniş örgütleri kurmaya veya kurulanlara katılmaya yönelmiştir. Emperyalizmin Osmanlı sınırları içersinde bir Ermeni devleti kurma girişimleri ve Ermeni, Rum azınlıkların çeşitli vaadlerle kandırılarak, Türk-Kürt halklarının üzerine asker olarak salmak gibi olayların yarattığı tepkiler, bir kısım eşraf ve toprak ağasının tavır değiştirmesini, Kemalistlerle uzlaşmaya gitmesini getirmiştir. ''Mal canın yongasıdır'' diye bir deyim vardır. Tam da bu anlayış ve ruh haliyle hareket eden Anadolu eşrafı ve toprak ağalarının bir kısmı, ülkenin açık işgalden kurtulması gibi anti-emperyalist duygu ve düşüncelerle değil, kendi sömürü ve soygunlarının tehlikeye girmesi üzerine, Milli Kurtuluş Savaşı'na katılmışlardır. Bir kısım eşraf ve toprak ağası ise baştan beri işbirlikçiliğini, emperyalizmin ajanlığını yapmayı sürdürmüştür. Yine, bir kısım eşraf ve toprak ağası ise, uzun süre Ulusal Kurtuluş Savaşı'na kayıtsızlığını sürdürdükten sonra, zaferin yakın olduğunu anladıkları anda, savaş sonrası Ermeni-Rum azınlıklarının yağmalanmasından pay alabilmek için son anda destek vermişlerdir. Şehirlerde tüccar ve tefeciler, sömürü ve hile ile kazandıkları servetin güvenliğini, ulusal duygulardan daha üstün tutmakta, emperyalizmin uzantısı durumundaki hıristiyan kökenli komprador burjuvaziyle uzlaşmaya, kendi durumunu kurtarmaya çalışmaktadır. İstanbul ticaret burjuvazisi ise savaşın başından sonuna ulusal davaya kayıtsız kaldığı gibi yer yer de karşı tavır alıyordu. Ancak zaferin kesinliği sağlandıktan sonra, Ankara Hükümeti'nin yanında tavır belirlediler. Tüm bunlara rağmen savaş sürecinde sınırlı da olsa bir ulusal uyanış doğmuştur. Açıkça görülmektedir ki, gerici toprak ağaları ile burjuva unsurlar büyük bir ihanet içindedir. Emperyalist çizmelerin ülke topraklarını ezdiği bir sırada, işbirlikçi Osmanlı egemen sınıfları ve diğer gerici burjuva unsurlar, ülke topraklarını ve ulusal onuru korumak için mücadele etmeyi değil, soygun ve talanlarını devam ettirmek için ihaneti seçmişlerdir. Şu veya bu nedenle ulusal harekete katılmış olsa da tarihin gelişimi içinde ulusal onurunu çiğnetmeyen bir kısım Anadolu eşrafı, bulundukları bölgelerde ''Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'' adıyla direniş örgütleri kurmuşlar, yoksul köylülüğü bu örgütler aracılığıyla ulusal savaşa katmışlar, Kemalistlerin halka uzanan kolları olmuşlardır. Sivas Kongresi'den (4 Eylül 1919), 9 Eylül 1923'e kadar, mücadelede önemli bir güç oluşturan bu savunma örgütlerinin nitelikleri bölgeden bölgeye değişmektedir. Kimi bölgelerde kendiliğindenci gerilla savaşı (çete) yöntemlerine başvurulurken ağırlıkla siyasi mücadelenin diğer biçimlerine yönelinmiştir. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'nin başlangıçtaki çizgisi silahlı mücadele değil, sözkonusu bölgelerdeki Türk-müslüman halkın ulusal haklarını, Paris Kongresi gibi uluslararası platformlara götürmeyi amaçlayan siyasi bir mücadeledir. Kemalistlerin ilk örgütlenme faaliyeti kendiliğinden ve dağınık durumdaki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'ni Kuvva-ı Milliye'de merkezileştirmek olarak biçimlenmiştir. Fakat bu örgütler ulusal savaşı omuzlayacak güçte değildir. İşgal şartlarında, dağlardaki eşkıya çetelerinin örgütlendirilmesi için de olumlu bir ortam doğmuş, büyük toprak sahipleri ve eşraf, bölgede baş belası durumundaki bu asalak güçleri kendi siyasi amaçları doğrultusunda seferber etmeye yönelmiştir. Eşkıya çeteleriyle bu şekilde ilişkiye geçilmesi, çetelerin geçmişlerindeki olumsuzluklar nedeniyle, köylülerin Kemalistlere karşı güveninde gedikler açmışsa da, işgalin yayılmasıyla özellikle Ege'de Demirci Efe, Yörük Ali gibi çete reisleri ulusal bir tavır takınmış, emperyalist işgale karşı savaşta yeni bir cephe açmışlardır. Bunların bir kısmı daha sonra düzenli ulusal orduya katılmışken, bir kısmı yapılarını meşrulaştırmak, kalıcılaştırmak amacıyla Kemalistlerle çatışmaya girmiş ve imha edilmiştir. Burada, Kurtuluş Savaşı boyunca büyük yararlılıklar göstermiş Yeşil Ordu'ya ve Çerkes ETHEM'e değinmeden geçemeyiz. Sovyet Devrimi'nin sağladığı uluslararası prestijden etkilenmelerle, Kemalistlerden daha sol bir programa sahip olan Yeşil Ordu, baştan beri silahlı güçlerinin bağımsız yapısını korumuş ve bu nedenle Kemalistlerle anlaşamamıştır. Fakat Bolşevizmden etkilenmesi biçimseldir ve sosyalizmi kavrayacak siyasi niteliklerden yoksun bir örgütlenmedir. Anti-emperyalist savaş sırasında Ege'de bir cephe açmakla kalmamış, hain Osmanlı yönetimini destekleyen gerici iç ayaklanmaların bastırılmasında da etkin rol oynamıştır. Kurtuluş savaşının ilk yıllardan itibaren Kemalist politikaya angaje olmayı reddedince, Kemalistlerle doğan çatışmada yenilmiş, liderleri Çerkez ETHEM yurtdışına kaçınca, örgüt dağılmıştır. Ulusal savaş kapsamında söylenecek şey, anti-emperyalist bir tavır takındığıdır. Dahası, Çerkez ETHEM halkçı (popülist) yapısıyla düzen karşıtı ve M. KEMAL'e alternatif bir güçtür. İşgal şartlarındaki tavrına, işbirlikçi egemen sınıfların ona ''hain'' damgası vurması bu gerçeği değiştirmez. Kısacası, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın güçleri, en başta Kemalistler olmak üzere, bir kısım toprak sahibi ve Anadolu eşrafı, köylülük (ağırlıklı kitle gücü) ve işçilerdir. Kemalistler ''İstiklali Tam Türkiye'' sloganıyla milli kapitalizmi kurmak isterken, diğer ağa ve eşraf takımı ''can ve mal''ını , korumak, ayrıcalıklı eski ''düzen''lerini sürdürmek amacıyla savaşa katılmışlardır. Ulusal devrime öncülük edebilecek güçte bir burjuva sınıfı olmadığından, Burjuva Demokratik Devrim (BDD) muhtevalı harekete, küçük-burjuvazi öncülük etmiştir. Klasik BDD'lerde, özellikle köylülük ve küçük-burjuvazi, devrime önderlik eden burjuvazinin savaştaki destek-kitle gücüdür. Kurtuluş Savaşı'nda ise bundan farklı olarak köylülük, doğrudan Kemalistlerin örgütlenmesi ve önderliğiyle değil, bağımsız kapitalist ülkelerde olduğunun aksine, savaşa katılan eşraf ve toprak ağaları aracılığıyla katılmışlardır. Ülkemizde yarı-sömürgecilik ilişkileriyle, kendi iç dinamiğiyle gelişmesi engellenen burjuvazi, ulusal değil, komprador niteliktedir. Küçük-burjuvazi ise temel kitle ve destek gücünden yoksun olduğundan devrimin anti-feodal yanı, savaş sürecinde hemen hiç yok ya da cılızdır. Ağırlıkla ulusal-siyasal bağımsızlığı temel alan bir çerçeve ile sınırlıdır. Hatta mücadelenin ilk aşamalarında, işgalci emperyalist güçlere karşı, başka emperyalist güçlere dayanarak (mandacılık) savaşı yürütme düşüncesinde olan kesimler bile vardır. Bunlara rağmen Kurtuluş Savaşı'na hakim olan ideolojik motif milliyetçilik, ulusal kurtuluşçuluktur. Kurtuluş Savaşı'nın tarihsel önemi, sadece ülkemizden emperyalizmi kovmasında değil, aynı zamanda, genç Sovyetler Birliği'nin emperyalistler tarafından kuşatılmasına karşı kalkan görevi görmüş olmasında ve dünyada ilk muzaffer ulusal kurtuluş savaşı örneği olmasıyla, diğer ezilen dünya halklarına da esin ve moral kaynağı olmasındadır. Sonuç olarak denilebilir ki, Milli Kurtuluş Savaşı'mız tarihsel konjonktürde, muhtevası burjuva olmasına karşın, emperyalizmi geriletmiş, emperyalizme karşı çıkarları, ulusal kurtuluş kavgasında birleşen güçlerin savaşı olmuştur. Evet yakın sınıf mücadelesi tarihimizde, bir kısım Anadolu eşrafı ve toprak ağası, yani sömürücü egemen sınıfların bir kısmı, ilk kez, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı'nın doğurduğu özel koşullarda, kısmen halkla bütünleşebilmiştir. Ama burjuvazi boşuna böbürlenmesin. Ne bugünkü Türkiye oligarşisinin, işbirlikçiliğinden ve gizli emperyalist işgalin sürdürücüsü olmasından dolayı anti-emperyalistliğinden söz edilebilir; ne de bu anlamda, dünün ulusalcı güçlerinin, kendilerinin kökleri olduğunu iddia etme şansları vardır. Çünkü anti-emperyalizm misyonuna bugün burjuvazi değil, proletarya sahip çıkmaktadır. Bu misyonun gereği ise emperyalizme karşı savaştır. Oligarşi, devrimcileri vatana ihanet içinde olmakla itham ederken, dünkü ihanet batağının kurutulamayan çukurlarından seslenmektedir. İhanet batağının pisliğini geçmişte Avrupa emperyalizmi oluştururken bugün ağırlıkla ABD emperyalizmi oluşturmaktadır. Egemen sınıfların ihanet tarihinde temelde bir değişiklik yoktur. Bizler ihaneti açık işgal şartlarında yırtıp atan, Antep cephesinde, Aydın dağlarında, Adana ovalarında halklarımızın yaktığı ateşten işçi sınıfımızın tüm nicel ve nitel güçsüzlüğüne karşın İstanbul'da aldığı anti-emperyalist devrimci tavrın geleneğine sahip çıktık, ihanet bu mudur? Yoksa emperyalist İngiliz, Fransız, İtalyan işgalcilerinin ülke sokaklarını çiğnemelerine seyirci kalmak, alkış tutmak mıdır? A- Kemalizmin Tanımı ve Kemalist Düşüncenin Kısa Evrimi Kemalizm, niteliği burjuva olan 1923 devrimine, burjuvazinin önderlik edebilecek gücünün olmaması vb. nedenlerle, küçük-burjuva kesimlerin milliyetçilik temelinde devrime öncülük etmesi ve emperyalizme karşı aldığı radikal politik tavırdır. Bu niteliği ile Kemalizmi, ortaya çıktığı tarihsel koşullarda; Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın doğrudan ve dolaylı sonuçlarından ötürü, sol olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Küçük-burjuvaziye bu payeyi kazandıran, ya da onun sol olarak nitelenmesine yol açan şey, açık işgal koşullarında yüklendiği tarihsel misyondur. Kemalizmin anti-emperyalist politik tutumunun abartılması, devrimcileri, özünde küçük-burjuva olan Kemalizm kuyrukçuluğuna; gerici, anti-demokratik ve baskıcı yanlarını abartmak, bu özelliklerini salt büyük komprador ya da tekelci burjuvaziye özgü sanmak ise, yanlış faşizm tespitlerine götürür. Kemalistlerin içinde bulundukları tarihsel konjonktürde, burjuva ideolojisinden kurtulamamaları doğaldı; aksi ise, o günkü ulusal ve uluslararası koşullarda istisnai bir örnek olabilirdi. Bugünkü küçük-burjuva hareketlerle karşılaştırıldığında, Kemalizm farklı özellikler taşıyorsa, bunun nedenleri; bugün ülkemizdeki sosyalist güçlerin gücü,sosyalist sistemin varlığı, sosyalizmin dünya halkları üzerindeki prestiji vb.dir. Kemalistler de genel olarak, tüm küçük-burjuva hareketlerin ortak özelliklerini ve özgünlüklerini üzerinde taşır. Sınıfsal karakterlerinden dolayı, burjuva ideallerinden kurtulamamaları, devrim sonrası milli kapitalizm adına milli burjuva yaratma çabaları, emperyalizmin açık işgaline karşı aldıkları politik tutum birbirlerini bütünleyen sınıf tavırlarıdır. Proletarya ideolojisinin tarihi, Kemalizmin tarihinden çok eskilere dayanmasına rağmen, bir proletarya devleti gerçeği yenidir. Emperyalizmin genç Sovyet Devleti'ni kuşatmasına karşı, Sovyet proletaryasının verdiği mücadele ile, Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı, aynı momentte ortak düşmana karşı buluşmuş, dostluk ve somut dayanışma sağlanmıştır. Fakat Kemalistler sınıfsal karakterlerinden ötürü, proletarya devletine karşı olmuşlardır. Bu nedenle Kemalistler bir taraftan dayanışma gösterirken, diğer yandan belli bir mesafeyi sürekli korumakta, dahası onun gücünden korktuklarını saklamamaktadırlar. Emperyalist kapitalizme ise açık işgal nedeniyle düşmanlık beslemekte, fakat ülkenin toplumsal kurtuluşu için kapitalizm düşüncesinden kopamamaktadırlar. Kemalistler öznel olarak tercihlerini kapitalizmden yana yapmışlardır. Kemalistlerin tüm davranış biçimleri bu ikili karakterlerine uygunluk taşır. Sosyalistlerin gelişip güçlenmesi de, burjuvazinin tekelleşerek işbirliğine yönelmesi de, onun iktidarını tehdit edeceğinden, her ikisine de yaşam hakkı tanımak istemez. Sınıf gerçeğini yadsır, ''imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir millet'' ideallerinden dem vurur. Bu demagojilerle avunur. Bu idealler günlük politikasına yön verir. Kemalizmin anti-emperyalist tavrı, emperyalizmle tüm ilişkileri kesmesi anlamına gelmemektedir. Fakat önemli olan siyasal anlamda tam bağımsız olmaktır. Ve ülke iç dinamiklerinin doğal evrimiyle gelişme olanaklarına kavuşmasıdır. Kemalizmin anti-emperyalist tavrı, bu siyasal bağımsızlığı sağlamıştır. Ona damgasını vuran ilericilik özelliği de, siyasal plandaki bu radikal bağımsızlıkçı tavrından gelmektedir. Kemalistler, tüm küçük-burjuva diktatörlüklerinde görüldüğü gibi, güçlü bir otoriteyle egemenliğini sürdürmüş ve bu yanıyla da baskıcı anti-demokratik ve gerici özellikleri taşımıştır. Özellikle kendini tehlikede hissettiği zamanlarda, sistemli baskı uygulamaktan kaçınmamıştır. Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı gasp edilmiş ve Kürt halkı katliamlarla yüz yüze bırakılmıştır. İşçi sınıfı anti-demokratik uygulamalardan nasibini alarak, yoğun baskı ve terörle susturulmuş, ekonomik, sendikal hakları tanınmamıştır. Kemalizmin bu özellikleri, küçük-burjuvazinin genel özelliklerine de uygundur. Kemalist hareket feodalizme tavır almış, ancak bunu sonuna kadar kararlılıkla götüremeyerek, üstyapıda feodal kurumların ve ideolojinin etkisini kırmakla yetinmiştir. Nitekim üstyapıda sürdürülen radikal tavır sonucu, birçok kurum ve kuruluş 1923 devrimi sonrası ortaya çıkmıştır. Kemalizme yön veren özellikler bunlar olmakla birlikte, onun kimliğinin oluşmasına etkide bulunan diğer olguları şöyle sıralayabiliriz: 1) Kemalistler iktidara esas olarak, halk yığınlarını örgütleyerek, aşağıdan yukarıya yükselen bir halk hareketi sonucu gelmemiştir. Osmanlı alt bürokrasisinin sivil-aydın kesiminin milliyetçilik temelinde, yukarıdan aşağıya geliştirdiği bir harekettir. 2) Kemalistler tasfiye edecekleri güçlerin önemli bir kısmıyla, ittifak kurmak zorunda kalmışlardır. (Anadolu eşrafı ve toprak ağaları) 3) Kemalistlerin uygulamak istedikleri kalkınma modeli kapitalizm olmuştur. Planlama konularında kısmen SSCB'den etkilenmeleri 1930'lardan sonradır. 4) Kemalistlerin siyasal teorilerinde bakış açısı burjuva ulusçuluğuyla sınırlıdır. Bu anlamda burjuva demokratik devrim girişiminin bir parçasını kapsar. Bu muhtevalı bir hareketten sosyalizme yönelmesini beklemek yanlıştır. 5) O günkü tarihsel kesite, emperyalistler arası ilişki ve çelişkiler damgasını vurmuştur. Kemalistler, emperyalistler arası çelişkilerden yararlanmış, fakat savaş sonrası bunu kazanımlara dönüştürememişlerdir. 6) Kemalist diktatörlük, kendine özgü bir yapısı olan Osmanlı İmparatorsluğu'nun yıkıntıları üzerinde yükselmiştir. Dolayısıyla, Osmanlı Devleti'nin bıraktığı mirastan etkilenmemesi nesnel gerçeklere aykırıdır. Kemalist diktatörlük işçi sınıfına, tüm halka ve Kürt ulusuna karşı, bilinen gerici, baskıcı tavrını sürdürmüştür. Her talebinin karşısına dikilmiş ve halkı ezmekten kaçınmamıştır. Tüm demokratik haklar rafa kaldırılmış, hiçbir örgütlenmeye izin verilmeyerek demokratik gelişim engellenmiştir. Kemalist hareket emekçi halka karşı böylesine gerici, anti-demokratik bir tavır alırken, burjuvaziye karşı tavrı nedir? Devrim sonrası,burjuva sınıfı olarak sahnede Anadolu ticaret burjuvazisi ve İzmir İktisat Kongresi'nde ağırlığını duyuran İstanbul tüccarları vardır. Toplumsal gelişme yolu olarak ülkeyi kapitalistleştirmeyi ve buna önderlik edecek olan milli burjuva sınıfını yaratmayı hedefleyen Kemalistlerin programı, özünde burjuva taleplerle çakışmaktadır. Devletin tüm olanakları milli burjuvazi yaratmak için seferber edilmiş ve Kemalist hareketin ekonomi-politikasına bu amaç yön vermiştir. Buradan yola çıkılarak, Kemalistlerin küçük-burjuvazi lehine hiçbir şey yapmadıkları söylenemez. Aksine Kemalist iktidar küçük üretimi yaygınlaştırarak, kapitalist girişimci ruhunu ateşlemek istemiş, diğer yandan küçük üretimi tekelleşmeye karşı koruma önlemleri almıştır. Fakat tekelleşmeyi önleyememiştir. Bunun da en somut ifadesi tüketim ekonomisinde görülmektedir. Kemalist hareket, politik iktidarı ele geçirince tam bir diktatörlük kurmuş, emekçi yığınlar baskı ve zor ile hareketsiz bırakılmıştır. Sermaye birikimi için anti-demokratik tavır, devrimin uzunca bir sürecine yayılmıştır. Kemalist hareket kurduğu bu diktatörlükle yönetimini devam ettirme ve iktidarını korumak amacıyla baskı ve zor eğilimine yatkındır. 1923 Devrimi ile birlikte, Kemalist hareket hiyerarşinin en üstüne oturmuş, yönetimi küçük-burjuva ve diğer burjuva fraksiyonlarıyla birlikte paylaşmıştır. Ancak bu yönetimin esas ağırlığını Kemalistler oluşturmuştur. Tabii bu durum sürgit Kemalistler lehine olmamış, burjuvazi güçlendiği oranda yönetime ağırlığını koyarak kendi durumunu değiştirmiştir. Sonuç olarak Kemalizm, bir burjuva sınıfının BDD'e önderlik etme gücünden yoksunluğu koşullarında, küçük-burjuvazinin emperyalizme ve feodalizme karşı radikal politik bir tavır alışının ifadesi olmuştur. Kurtuluş savaşına yön veren ana olgu da budur. Bu anlamda Kemalizm ne burjuva-ideolojisi, ne de gerici-faşist bir ideoloji olarak nitelenebilir. Kemalizm, emperyalizme karşı kurtuluş savaşını örgütleyen, ona önderlik eden küçük-burjuva asker-sivil aydın güçlerinin nitelenmesidir, tanımlanmasıdır. B- 1923 Kemalist Burjuva Devrimi Tamamlanamamıştır! Emperyalizm döneminde burjuva demokratik devrimini tamamlama görevi proletaryanın olmakla birlikte -çünkü sonuna kadar götürebilecek tek devrimci sınıf proletaryadır- bazı koşullarda burjuva demokratik devrimine, küçük-burjuvazi de önderlik edebilir. Ancak sınıfsal niteliği gereği kaypak oluşu, ciddi bir programının olamaması, kararsızlığı sonucu, küçük-burjuvazinin önderliği bir devrimi tam olarak başarıya ulaştıramaz, zafere götüremez. 1923'ler Türkiye'sinin önündeki aşama, burjuva demokratik devrimin tamamlanmasıydı. Buna göre emperyalist açık işgale son vermek, emperyalist ayrıcalıkları ortadan kaldırmak, tarım devrimini gerçekleştirmek, kırsal alandaki feodal ilişkilere son vermek ve şehirlerdeki komprador burjuva sınıfının gücünü tasfiye etmek, devrimin temel hedefleri arasındadır. Kemalistler açık işgale karşı mücadele ederek anti-emperyalist bir politik tutum izlediler. Fakat emperyalist açık işgale karşı askeri zafer kazanmak, ''Bağımsız Türkiye'' için yeterli değildir. Çünkü emperyalizme karşı savaş, diğer alanlarda atılacak adımlarla tamamlanmalı, devrim kararlı bir biçimde ileriye götürülmeli, sağlam bir zemine oturtulmalıydı. Bu süreç sonuna kadar götürülememiş, Jakoben bir gelenek yaratılamamıştır. 1923 iktidarı, merkezi feodal Osmanlı Devleti'nin ekonomik ve siyasi kurumlarını ortadan kaldırarak padişahlık ve hilafet gibi kurumları yerle bir edip, tarihin karanlığına gömmüştür. Fakat bunlar kolay olmamıştır. O zaman da ''din elden gidiyor'', ''devlet elden gidiyor'' gibi feryatlar, işbirlikçi hainlerin dillerinden hiç düşmemiştir. Oligarşinin bugün yer yer aynı ağzı kullanması, tarihsel misyonunun gereğidir. Ama bir kere bu demagojiler yerle bir edildikten sonra, farklı tarihi koşularda yinelenmesi oligarşiyi gülünç hale sokmaktadır. Bugün oligarşinin Kemalistlik demagojisiyle atbaşı yürüttüğü tasfiye ve nihayet 12 Eylül'le birlikte tamamen yok ettiği Kemalist reformların niteliği neydi? Kemalistler, feodalizmin ideolojik ve siyasal egemenliğini üstyapıda radikal dönüşümler sonucu kırdıktan sonra, devlet mekanizmasını yetkinleştirerek, siyasal iktidarın en üst noktasına kendileri geçtiler. Diğer burjuva fraksiyonlarla küçük-burjuva diktatörlüğünü kurdular. Daha sonra yeni bir anayasa, ve başta yazı, takvim, kılık-kıyafet vb. gibi birçok reformlara yöneldiler. Yine de tüm bunlar, burjuva demokratik devriminin tamamlanması için yeterli değildi. Sözkonusu tarihsel konjonktürde yapılanlar elbette küçümsenecek şeyler olmamakla birlikte, devrimin, devrimci yöntemlerle sonuna kadar götürüldüğü söylenemez. Kemalizmin radikalliği bu anlamda jakobesnizmle kıyaslanamaz. Burjuva demokratik devrimin tamamlanamamasının en temel nedeni olarak, Kemalist iktidarın yapısını ve önderliğin niteliğini görmek gerekir. İktidarın sınıfsal bileşimi, en başta, Kemalistlerin devrimci adımları için engel oluşturuyordu. Toprak ağalarının ve tefeci-ticaret burjuvazisinin, savaşın sonuna doğru Kemalistlerle birlikte hareket etmesi ve iktidarı paylaşması, en önemli engel olmuştur. Ekonomik hayattaki gücünü 1923 Devrimi'nden sonra da koruyan, dünün çürümüş gerici sınıfı, toprak ağaları, Kemalist reformlara karşı çok daha dirençliydi. Yarı-feodal, feodal üretim ilişkilerine dört elle sarılıyorlardı. Bu nedenlerden ötürü Kemalist iktidar bu engeli aşmadıkça devrimi sonuna kadar götüremezdi. İkinci bir neden de, mücadeleye katılmış radikal bir köylü hareketinin olmamasıdır. Başka bir deyişle, anti-emperyalist mücadeleye güçlü bir katılım sağlayan ve somut talepleri olabilen, kendiliğinden de olsa, aşağıdan gelen bir halk hareketinin olmamasıdır. Böylesi, somut talepleri olan ve itici fonksiyon gören bir hareketin olmaması, devrim sonrası Kemalistlerin çok rahat bir biçimde davranmalarına, emekçi halkın çıkarlarını gözardı etmelerine yol açmıştır. Kararlı bir sınıf tavrı olmadığı için, ve de iktidarı paylaşmış olmalarından dolayı taşradaki siyasi gücü elinde bulunduran toprak ağalarına, eşraf ve şeyhlere karşı tavır alamamış, onlara uzlaşma mantığıyla yaklaşmıştır. Yine, bir başka neden olarak da, o dönem Marksist-Leninist bir hareketin olmayışını, emekçi sınıfların önderlikten yoksunluğunu sayabiliriz. Eğer böyle bir hareket olsaydı, açık işgale karşı ve sonrasında gerçekleştireceği sınıfsal mücadele ile, doğru bir önderlik altında somut adımlar atabilir, koşullara göre durumun değişmesine etkide bulunabilirdi. Mustafa SUPHİ önderliğindeki Türkiye Komünist Partisi ise, daha Türkiye halkları içinde vücut bulamadan katledilmeleriyle bu misyonu yerine getirememiştir. Kurtuluş Savaşı'nda ağa-şeyh ve eşrafın oynadığı rol ve Kemalistlerle olan ittifakları, devrim sonrası bu kesimlere karşı tavır alınmasına engel oldu. Müttefiklerini tasfiye etmek şöyle dursun, aksine, izlediği politikalardaki kararsızlığıyla onların palazlanmasını sağladı. Devrim sonrası aferizm olarak adlandırılan bir salgın almış yürümüş, bu kesimlerin Kurtuluş Savaşı'na destek vermelerinin bedeli, topraklarını genişletmeleri ve kredilerin bu kesimlere bol keseden aktarılması olmuştur. Kurtuluş Savaşı sonrası, Kemalistlerin izlediği kapitalizmi geliştirme yolu, açıkça tercihlerini kimden yana yaptıklarının da göstergesiydi. O nedenledir ki, dünya pazarlarının emperyalist güçler tarafından paylaşımının büyük oranda tamamlandığı bir konjonktürde, küçük-burjuvazinin burjuva demokratik devrimi sonuna kadar götürmesi ham hayalden başka bir şey değildi. Kemalistlerin önünde iki yol vardı; ya uzun süre milli kapitalizm yaratmak idealiyle, ülke zenginlikleri burjuva sınıfına aktarılacak ve halkı sefalete itme pahasına tekrar emperyalizmin kucağına düşülecekti, ya da iç ve dış koşulların elverdiği bu süreçte, sosyalizme yönelinecekti. Önlerinde başkaca bir yol yoktu. Bu nedenle tarihsel, sosyal ve siyasal yasaların kaderini çizdiği Kemalistlerin, Burjuva Demokratik Devrimi tamamlamaları olanaksızdı. Söylediklerimizi toparlayacak olursak; - Kemalist hareket, Kurtuluş Savaşı döneminde attığı adımlarla devlet örgütlenmesinin nüvelerini ortaya çıkardı. Ve savaş sonrası bunu 1923'teki Cumhuriyet ilanıyla hukukileştirerek, devlet cihazını kendi kullanacağı biçime dönüştürdü. Feodal devleti yıkarak burjuva devletinin biçimsel aygıtlarını oluşturdu. - 1923 Burjuva Demokratik Devrimi, geniş anlamda, halkın katılımıyla yapılmasına rağmen, klasik burjuva demokratik devrimin aşağıdan yukarıya sınıfsal bileşimiyle kıyaslandığında, farklı özellikler gösterir. Devrimin, anti-feodal programıyla yok edilmesi gereken toprak ağaları ve eşrafın bir kısmı, devrimin müttefiki, sosyal tabanıdır. Bu nedenle toprak ağalarına, eşraf ve şeyhlere tavır alınamamış, onlarla uzlaşma zemininde adımlar atılmıştır. - Kemalist hareketin bu özellikleri kesin olarak onu, Fransız, Meksika, Çin vb. burjuva devrimlerinden ayırır. Saydığımız ülkelerdeki burjuva devrimlerinde sosyal tabanı radikal köylü hareketi oluşturur. Bu anlamda da bu devrimler, gerçekte bir halk hareketinin sonucudur. Örneğin; Meksika'daki devrim ve toprak reformu, bizzat köylülüğün başkaldırısı sonucu olmuştur. Yine Çin'de ki gelişim de aynı biçimde Çin köylülerinin ileri atılımlarının sonucudur. Çin proletaryası önderliğindeki demokratik halk devriminin kitle gücü köylülüktür. - Kemalist iktidar açısından sorun, tekrar sömürge durumuna dönüşmeden kendi ulusal koşullarıyla, emperyalist sermayeyi de kullanarak kapitalizmin geliştirilmesiydi. Bunun için içte sömürüyü yoğunlaştırarak sermaye birikimini hızlandırmak ve bizzat devlet eliyle, ulusal burjuva sınıfı yaratılmak hedeflendi. Kemalist iktidar ancak devlet eliyle sermaye birikimini sağlayabilirdi, tek seçeneği de buydu. - Halkın sefaleti bunun içindi. - Kürt ulusal uyanışının kanla bastırılması, halkın jandarma dipçiğiyle sömürülmesi bunun içindi. - İlericileri, yurtseverleri, demokratları halkı uyandırmamaları için zindanlarda çürütmeleri, sürgünden sürgüne yollamaları, Mustafa SUPHİ'leri Karadeniz'de boğdurmaları bunun içindi. - Kemalist iktidarın ulusal burjuva yaratma amacıyla sermaye birikimini sağlamak için yaptığı ilk şey, banka kurmak olmuştur. Yani, burjuvazinin emekçi halkın cebine uzanan modern soygun kurumlarını, İş Bankası'nın kuruluşu buna örnektir. Diğer bankalar ise bunu takip etmiştir. - Kemalist iktidarın toprak devrimini gerçekleştirememesi, onun aynı zamanda, devrimi emekçi halka dayandıramamasında önemli bir açmazdır. Toprak devrimi, burjuva demokratik devriminin gerekli bir koşuluydu ama Kemalistler bunu gerçekleştirememiştir. - Halk kitleleri ile, özellikle de köylülükle burjuvazinin yolları, Batı Avrupa'daki burjuva devrimlerinde, toprak devrimiyle birleşiyordu. Ancak yollar 20. yüzyılda çoktan ayrılmıştı. Çünkü burjuvazi emperyalizm çağında gericileşmiş ve tüm ilerici dinamiklerini yitirmiştir. Artık tarih sahnesinde yeni bir devrimci sınıf vardır: Proletarya... Bir başka kategori olan küçük-burjuvazi de o dinamiklerden yoksundur. Ve nitekim Kemalistlerin bu tavrı açık, somut bir örnektir. - 1920'ler Türkiye'sinin kırsal kesimine, feodal, yarı-feodal üretim ilişkileri hakimdir. Ve ''kendi kendine yeten'' küçük meta üretimi de yaygındır. özellikle Ege ve Adana bölgelerinde, küçük-burjuva üretim ve kapitalist üretim ilişkilerinde belli bir gelişme kaydedilmiştir. - Kemalist iktidar, kırsal yapının feodal ilişkilerine radikal bir tavır almadan ekonomi politikasını sürdürdüğü için, kapitalist gelişme ve kapitalist sınıf yaratma çabasında, kesin sonuca gidememiştir. Yine de kırsal yapının çözülmesine yönelik politikalar geliştirilmiştir. Aksi halde sanayileşme alanında hiçbir adım atamazdı. En önemli reformu aşar (öşür) vergisinin kaldırılması oldu. Öşürün kaldırılmasıyla birlikte, daha önce, vergisini ödedikten sonra elinde sadece kendisine yetecek kadarı veya daha az bir ürün kalan köylü, bundan sonra pazara yönelik üretim yapacaktır. Bu ise kırsal kesimde feodal ilişkileri çözecek etmenlerden biridir. Ama sadece biridir ve bu adım küçük-burjuva üretimin yaygınlaşmasında da etkili olmuştur. - Yine de o dönem altyapının yetersizliği, üretim araçlarının teknik geriliği; yani bilimsel-teknik devrimin yapılmaması, kapitalizmin gelişimi önündeki engellerdendir. Buraya kadar söylediklerimizin sonucu olarak diyebiliriz ki; Kemalist iktidar köylülerin temel taleplerini, toprak talebini karşılayamamıştır. Gerek devrimci anlamda olsun, gerekse kapitalizmin gelişmesine yol açmak anlamında olsun, toprak ağalarının, feodal ilişkilerin tasfiye edilememiş olması, bu kesimin varlığını korumasına yol açmıştır. Gerici sınıfın varlığını koruması toplumsal gelişme önünde engel teşkil eden güçlerin varlığının devam etmesi anlamına gelmektedir. Kırsal kesimde güçlerini koruyan toprak ağaları ve tefeci-tüccarlar, iktidarda yer almasalar bile, CHP örgütlerinde ve ''parlamentoda'' etkinliklerini sürdürdüler. Böylece çoğunlukla kendi aleyhlerine alınabilecek ekonomik programları önleme olanağı bulabildiler. Nitekim Cumhuriyet dönemi ve sonrası izlendiğinde, göstermelik toprak reformları bile çıkarılamamış, önü tıkanmıştır. Gerici sınıflar her zaman toprak reformu tartışmalarından bile rahatsızlık duymuşlar, bu tartışmaları her fırsatta kapatmaya, ya da reform taslaklarını saptırmaya çalışmışlardı. Kemalist iktidarın, savaş sonrası koşullarda yakaladığı birçok olanağı kullanamaması, kararlı bir tavır alarak devrimci bir programa sahip olamaması, toprak ağalarının gücünü korumalarına yol açan başlıca nedenlerden biri sayılmalıdır. Bu nedenledir ki, günümüzde prekapitalist unsurların tasfiyesi, tekelci burjuvazi ve diğer egemen sömürücü sınıfların tasfiyesi göreviyle iç içe geçmiş bir görev olarak proletaryanın önünde durmaktadır. III- KÜÇÜK-BURJUVA DİKTATÖRLÜĞÜNDEN OLİGARŞİK DİKTATÖRLÜĞE A- 1923-32 Dönemi ve ''Saksıda Burjuvazi'' Yetiştirme Politikası Bu dönemde küçük-burjuva sınıfa mensup asker-sivil aydın kesimin ekonomik temelde bir etkinliği yoktur. Fakat Ulusal Kurtuluş Savaşı'na önderlik ettiklerinden, siyasal erkin en üstünde yer almışlardır. Ordu, bürokrasi tamamen Kemalistlerin denetimindedir. Devletin üstyapısından tasfiye edilen toprak ağaları ve burjuvazinin diğer fraksiyonları da, iktidarı tek başlarına alabilecek güçte değildir. Kemalistlerin ekonomik politikaları burjuva fraksiyonlarının çıkarlarıyla temelde çelişmediğinden, ülke devrim sonrası sınıfların bir iç iktidar çatışmasına değil, uzlaşma politikasına sahne olmuştur. Türkiye toplumunun tarihinde 29 Ekim 1923'le birlikte yeni bir sayfa açılmış, Türk halkı uzun bir tarihi süreç sonunda uluslaşmasını tamamlamıştır. 1923 Devrimi, Jakoben bir çizgide, varacağı en son burjuva demokratik hedeflere vardırılmış olsaydı, Kürt halkı da bu süreçte uluslaşma sürecini tamamlama olanaklarına kavuşacaktı. Tamamlayamamasının birçok nedeni yanında, Kemalistlerin şovenist, kendine güvensiz, ırkçı, küçük-burjuva sınıf tavrının payı tayin edicidir. 1923 Devrimi üzerinde odaklaşan bir yanlış anlayışa da burada değinmek istiyoruz. Ülkemizde yaygın olan bir anlayışa göre her sınıf kendi devrimini yapar ve Kemalistlerin, hem küçük-burjuva sınıfına mensup olduklarını, hem de burjuva demokratik devrimine öncülük ettiklerini söylemek bir çelişkidir ve yanlıştır. Bu düşünceye göre, Kemalistler, ya küçük-burjuva değil burjuvadırlar ve tam anlamıyla bir burjuva devrimi yapmışlardır; ya da 1923 Devrimi bir burjuva demokratik devrimi değil, sıradan bir küçük-burjuva ihtilalidir. Hangi yönden bakılırsa bakılsın, her iki anlayış da Marksizm-Leninizmin kaba ve ilkel yorumu üzerine oturmaktadır. Küçük-burjuvazinin kendine özgü bir devrimi hiçbir zaman olmamıştır. Çünkü küçük-burjuvazi temel bir sınıf değil, ara sınıftır, burjuvazinin bir alt sınıfıdır. Ve tüm çabası burjuvalaşma yönündedir. Bizim gibi yarı-sömürge ülkelerde, hele bir de Osmanlı'dan beri güçlü bir milli burjuvazinin yaratılamadığı tarihsel koşullarda, proletarya da ulusal savaşa önderlik edecek güçten nicel ve nitel olarak yoksun ise, küçük-burjuvaziye çok iş düşer. Cezayir, Arap ülkeleri vb. birçok örneği vardır. Böylesi toplumsal koşullarda Kemalistler burjuva demokratik devrime önderlik etmiştir. Burada bir çelişki arayanlar, devrimin sosyal muhtevasıyla, devrimde önderliğin niteliği sorununu birbirine karıştıranlar ve aralarında ayniyet arayanlar, Marksizmin ilkel yorumcuları olabilir. Diğer yandan bu düşünce sahipleri, 1920'ler dünyasında, sosyalizmin gücü ve prestiji, bölgesel durum ve ülkeler arası güç dengelerinin, Kemalistlerin sosyalizme yönelmesi durumunda -ki böyle bir olasılık yoktur- elverişsizliğini çözümleyememektedirler. 1923 Devrimi'yle iktidara ortak olan ticaret burjuvazisi nasıl geçmişinde feodalizme karşı, feodal ağalara ve işbirlikçi merkezi komprador Osmanlı Devleti'ne karşı savaşarak gelişme geleneğinden yoksun ise, yani bugünkü tekelci burjuvazinin geleneğinde olduğu gibi riskleri göze almayan kapkaççı, fırsatçı ise; devrim sürecinde nasıl emperyalizmin işgaline seyirci ise; devrimden sonra da, sanayileşme riskini göze almamakta, azınlıkların elinde olan ticari etkinliği devralma, ithalat, ihracat işleriyle toptancı ticaretinin kendilerine devredilmesini istemekle yetinmektedir. Evet, Kemalistlerin devlet desteğiyle adeta saksı içinde özel bakıma aldığı, sanayileşme için büyük umutlar bağladığı ticaret burjuvazisi, sanayileşmeyi, yatırımları değil, kolay, risksiz ticari vurgun düzenini tercih etmektedir. Nitekim 1923'te toplanan İzmir İktisat Kongresi'nde, yukarıdaki talepleri kabul ettirmiştir. ''Milli sanayi'', ''hızlı kalkınma'' çığlıkları altında geçirilen onyıllar; devletin emekçi halkımızdan vergilerle aldığını burjuvazinin kasasına aktardığı, ama buna rağmen sanayileşme yerine risksiz ticari yatırımların yaygınlaştığı, kolay vurgunculuğun serpilip geliştiği ve işçilerin sefalete sürüklendiği yıllar olmuştur. Burjuvazi tıpkı bugün kendi halkına olduğu gibi, o gün de kendi iktidarına, sanayileşmeden kaçarak ihanet etmektedir. Kemalist diktatörlük, burjuvaziye sermaye biriktirmek için, jandarma dipçiğiyle vergi üzerine vergi tahsil etmekte, yasal mevzuatı ona göre düzenlemektedir. Salt bu amaçla emperyalist sermayeden yararlanma dahi düşünülmüştür. M. KEMAL ''Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayesine lazım ge-len teminatı vermeye her zaman hazırız. Ve şayan-ı arzudur ki, ecnebi sermayesi, bizim sermayemize, servetimize inzimam etsin'' demektedir. Bunun en somut örneği Amerikan Chester sermaye grubuyla yapılan demiryolu yapım anlaşmasıdır. 4 bin 400 km.lik demiryolu için, aynı yol boyunca 20'şerden 40 km.lik bir şerit içindeki arazide şirket tüm yeraltı zenginliklerini 99 yıl süreyle işletme imtiyazını alıyordu. Adeta, sermaye ve sanayileşme adına zenginliklerimizin emperyalistlere tekrar peşkeş çekilmesi demek olan bu anlaşma; sözkonusu alanın Musul-Kerkük'te olması ve bu bölgenin Lozan Antlaşması'yla Türkiye toprakları dışında kalması sonucu gerçekleşmemiştir. Kemalistler, emperyalistlere temkinli yaklaşmakla birlikte kararlılık gösterememektedirler. Çünkü onlar da sanayileşmeyi emekçi halk için ve halka dayanarak gerçekleştirmeyi düşünmüyor, bugünkü burjuva partileri gibi egemen sınıflara dayanıyor ve onlar için çalışıyorlardı. Nitekim sömürge ilişkilerinden kalan Osmanlı borçları konusunda da, ödemeler, 1954 yılına kadar bağlanan bir takvimle kabul edilmiş, kararsızlık gösterilmiştir. Kapitalizmin kendi iç dinamiğiyle geliştiği ülkelerde ticari sermaye sanayileşmeye yöneldi. Uzun sömürge yıllarından sonra, geri üretim biçimleri içinde bocalayan ülkelerde ise, sermaye birikimi ağırlıkla devlet eliyle sağlandı. Fakat, feodalizmin çözülmesi, aşağıdan yukarı kapitalist ilişkilerin gelişmesi sonucu değil, genellikle, devlet eliyle kapitalist yaratma yoluyla gerçekleşti. Devlet doğrudan sanayi yatırımlarına yöneldi. Daha sonra kurumlaşan işletmeler ucuz yollardan burjuvaziye devredildi. Fakat bu yöntem, rekabet koşullarını oluşturamadığından, yoksul köylülüğün ve diğer emekçi sınıfların ağır şartlar altında sömürülmesi pahasına yapıldı. Kemalistler bu ikinci yolu takip ettiler. Ama süreç iç dinamiklerin özelliklerinden dolayı onları sanayileşmeye değil, tüketim ekonomisi ve yerli işbirlikçi burjuvazinin tarih sahnesine çıkmasına götürdü. Sermaye birikimini sağlamak amacıyla 1924 yılında İş Bankası kuruldu. Tüccar, toprak ağaları ve bürokratların sermayesiyle, devletin ''Bankalar Kanunu'' gibi yasal teşvik ve özendirmesiyle kurulan İş Bankası'nda toplanan sermaye, doğrudan ticaret burjuvazisine akmaya başladı. Devlet altyapı yatırımlarına yöneliyor, devlet sermayesiyle banka sermayesi birbirinin iteneği oluyordu. Sermayenin geleceği ve sanayi atılımları için, işçi hakları yok sayıldı, işgücü ucuz tutuldu. 1925'de kurulan Sanayi ve Maadin Bankası, sınai yatırımları özendirmek ve desteklemek için, yine devletçe kurulan bir başka bankadır. Yap-işlet-devret formülü, bugünü andırır biçimde ticaret burjuvazisine ve onlarla işbirliği yapan üst bürokratlara risksiz olanaklar sağlıyordu. Her türlü korkusu giderilmek ve cesaretlendirilmek istenen ticaret burjuvazisine sunulan bir olanak da, satış tekellerinin devredilmesidir. Kemalistler önce, emperyalist sermaye elinde bulunan demiryolu kumpanyalarını, tütün rejisini, İstanbul ve İzmir limanlarının işletme hakkını devletleştirdi. Daha sonra liman imtiyazı, ticaret ve satış imtiyazları özel sermayeye devredildi. Her yol, ''milli burjuva'' yaratmaya çıkıyordu! 19 Nisan 1926'da deniz ulaşımının tümü ve kabotaj hakkı, yalnız TC vatandaşlarına tanınarak burjuvazinin gözü daha da açılmaya çalışıldı. 1927 yılında, 1913 tarihli Teşvik-i Sanayi Kanunu yeniden düzenlenerek yürürlüğe konuldu. Kemalistler burjuvaziye ''yürü ya kulum'' diyordu. Ancak burjuvazi teşvikleri sanayiye değil kapkaç işlerine, parasız verilen devlet arazilerinin spekülasyonuna; gümrük bağışıklıklarını ise arada bir komisyon kapabilmek için her türlü malın ithali vb. amacıyla kullanınca, ''milli sermaye'' bir türlü sanayileşemedi. 1928-32 döneminde kendine özgü merkantil uygulamalarla (gümrük tarifeleri yükseltildi, kota ve kambiyo işleri denetime alındı, borsa ve menkul kıymetler kanunu çıkarıldı) burjuvazi korunmaya çalışıldı. Oysa ortada kendi ağır sanayisini kurmak için çırpınan bir burjuvazi değil, ayrıcalıklarını koruma sevdasında olan bir burjuvazi vardı. Himayeci politikalar da, burjuvaziyi kapitalizmin klasik yoluna yöneltmeyi başaramadı. Kırsal alanda da Kemalist iktidar, kentlerde olduğundan daha büyük düş kırıklığına uğradı. Tefeci-tüccar ve toprak ağaları, toprak devriminin sürekli olarak karşısında yer aldılar. Bu doğaldı. Burjuvazi de bu konuda tutarlı bir destek sunmayınca, halkın, toprak talebini politik mücadeleye taşıyamaması, Kemalistleri edilgen ve kararsız bırakmıştır. Ama bu nedenler, Kemalistlerin bu konuda haklılığının ya da çaresizliklerinin gerekçesi değil, aksine, bunlara rağmen tarihsel misyonlarını oynamadıklarını, yoksul köylülük yerine kırın çağdışı egemenlerini koruduklarını açıklamaktadır. Tarihte siyasal zor, sınıfların sınıflara karşı uyguladığı öznel politikalar için vardır. Devrim sonrası ülkeden kaçan Rum-Ermeni azınlıkların arazilerinden 6 bin hektar kadarı, Yunanistan'dan dönen Türk ailelere, devrim şehitlerinin ailelerine dağıtılmışsa da, bunları daha sonra eşraf ve toprak ağaları ucuz bedellerle, çeşitli entrikalarla tekrar ele geçirmişlerdir. Ziraat Bankası aracılığıyla, tarımda makinaya dayalı kapitalist üretimi geliştirme politikaları da, düzenlerinin bozulmasını istemeyen tefeci-tüccar ve toprak ağalarının, verilen kredileri köylüleri daha da borçlandırmada bir araç olarak kullanmaları sonucunu doğurdu. Küçük-burjuva diktatörlüğü, sözünü ettiğimiz ''milli kapitalizm, milli burjuvazi'' yaratma politikalarını, acımasızca hayata geçirmek için, iktidarını sağlamlaştıracak önlemleri almayı da ihmal etmiyordu. İzmir suikasti ve Şeyh Sait isyanı gerekçe gösterilerek, 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükun Kanunu adlı baskı yasaları çıkarıldı. Kürt ulusal ayaklanması kanla bastırıldı. Kürdistan'da dizginsiz bir terör uygulayan diktatörlük, adları tarihe ''Körün Cellatları'' olarak geçen Kılıç Ali, Ali ÇETİNKAYA gibi katillerden kurulmuş İstiklal Mahkemeleri'nde göstermelik yargılamalarla idam kararları çıkardı, binlerce insanı katlettirdi. Emperyalizme karşı ülkesinin bağımsızlığını sağlayan devrimci M. KEMAL, Kürt ulusal ayaklanması karşısında şoven, ırkçı politikalarla jenoside yöneldi. Sanki karşısında kendi geleceğini özgürce belirlemek isteyen bir halk değil de, Türkiye'yi sömürgeleştirmek isteyen bir emperyalist güç ya da emperyalizmin işbirlikçisi bir güç varmışçasına, demagojik biçimde mahkemelere ''İstiklal Mahkemeleri'' adını verdi. Kürt isyancıları hakkındaki kararlar bu mahkemelerden değil, ''Ankara'dan'' çıktı! Zamanın burjuva muhalefet partisi Terakkiperver Fırka yasaklandı, basın susturuldu. Saldırı genişletilerek Türkiye solunu da kapsadı ve sınıf mücadelesi ihanetle özdeş sayıldı. Emperyalizme karşı radikal tavır alanlar, kendi halklarına karşı gerici olduklarını, sınıf mücadelesi sözkonusu olduğunda, egemen sınıflardan yana olduklarını her vesileyle kanıtladılar. Başbakan İsmet İNöNÜ bu gerçeği, Mahmut GOLOĞLU'nun ''Devrimler ve Tepkiler'' kitabında aktardığı şekliyle; ''... Asıl tehlike, memleketin genel yaşantısında meydana gelen karışıklık (...) anarşik durum...'' sözleriyle dile getiriyordu. Daha Lozan barış görüşmeleri sırasında, emperyalistleri rahatlatmak ve ne kadar komünizm düşmanı ve kapitalizmden yana olduklarının mesajını vermek için, Türkiye'de bir komünist avı başlatılıyor, tevkifatlar, sürgünler, hapis cezaları birbirini kovalıyordu. Devrimden sonra ise, saksı burjuvazisi için ucuz işgücü sağlamak amacıyla, emekçi halk üzerinde jandarma sopası hiç eksik edilmiyordu. İşçi hakları, sendikalaşma ve diğer haklar ile demokratik mücadele iktidara yönelik tehdit olarak niteleniyor, ihanetle özdeş görülüyordu. Bugün oligarşinin artık ağzında çiğneye çiğneye çürüttüğü ''sınıfsız , kaynaşmış bir millet'' demagojisi, o zaman da tekrarlanıp durmaktadır. Ekonomik politikaların iflasını siyasi baskılar izlemektedir. Bu döneme ilişkin söyleyeceklerimizi toparlayacak olursak: Dünya pazarlarının emperyalist tekeller tarafından paylaşıldığı uluslararası koşullarda, dünyanın herhangi bir ülkesinde kapitalist bir gelişme ortaya çıktığında, emperyalist tekellerin ezici rekabetiyle boy ölçüşmek için ya onlara boyun eğmek, ya da sosyalizme yönelmek şarttır. Birinci yolu izleyen Kemalistler henüz emperyalizmin kollarına düşmemişlerdi, fakat uyguladıkları ''milli kapitalizm'' politikası yürümemektedir. Dış ticaret açıkları, TL'nin değer kaybı ile başlayan bunalım, 1929 dünya ekonomik bunalımı ile bütünleşerek, ağırlaşmıştır. ''Milli kapitalizm'' sanayileşme yoluyla gerçekleştirilmek isteniyordu ama, özel sermaye (ticari sermaye)'nin buna yanaşmaması sonucu, yeni arayışlara yönelindi. Sanayileşmeyi devlet doğrudan üstlenmek zorunda kaldı. Burjuvazi ise devletin elindeki sanayi şirketlerini lütfen devralarak, işleterek tatlı kârları tercih etti. B- 1932-38 Dönemi ve Devletçilikle Palazlanan Burjuvazi İç ve dış koşulların olumsuzluğuyla etrafı çevrilen Kemalist iktidar sanayileşme ve milli bir kapitalist sınıf yaratma politikasındaki başarısızlığı sonucu, devlet olarak doğrudan kendisi bu işe soyunacak, burjuvaziyi büyüme ve gelişme yolunda bir başına bırakmadan, devlet olanaklarını sanayileşmeye yöneltecekti. Kemalistlerin ekonomik yaşama, bu dönemdeki planlı müdahalesine bakılarak tarihçilerce ''devletçi dönem'', ''planlı kalkınmanın başlangıcı'' denilmiştir. Gerçi bu politikalar, pratikte ifadesini kapitalizmin altyapısını oluşturmak, temel tüketim maddeleri üreten tüketim sanayii (şeker, dokuma, tütün, ayakkabı, çimento vb.) kurma biçiminde somutlaşmıştır; yani gerçek anlamda, üretim araçları üreten ve ağır sanayi diye ifade edilen üretici sanayi değildir. Soruna çözüm olarak bulunan politika, ağırlıkla, devletin mali olanaklarını ticaret burjuvazisine doğrudan bürokratlar aracılığıyla devretmek yerine, bizzat kendisinin yatırımlara öncülük etmesi biçiminde özetlenebilir. Buna göre devlet, halkın soyulması pahasına sağlanan sermayeyi, sınai yatırıma yöneltemediği alanlarda, kendisi yatırıma yönelecektir. Devletin yatırım yaptığı alanlar kârı az, riski büyük ya da ancak uzun vadede kârlı hale getirilebilecek alanlar olarak düşünülmüştür. Altyapının önemli unsurları yol, demiryolu, sulama tesisleri, haberleşme, elektrifikasyon devletin müdahale ettiği alanlar olmuştur. Devletin müdahalesi ya da ''devletçilik'', özel kapitalist sermayeyi rekabet koşullarına terk etmek, kıran kırana bir mücadeleyle, kimisinin büyüyerek gelişmesi, çoğunluğun ise yok olması sonuçlarını doğuracak bir şekle hiç bir zaman girmemiş, ona yol açmanın biricik yolu olarak denetim-destek politikalarına dönüşmüştür.1932'de kurulan Devlet Sanayi Ofisi(DSO) bu amaçla kurulmuştur. DSO ile kapitalist özel şirketlere mutlak bir kontrol getirilerek, özel burjuva sermayesi ve devlet sermayesinin tutarına bakılmaksızın, şirket elemanlarını Devlet Sanayi Ofisi atayacaktır. Fakat bu politikalar düz bir hat izlememekte, asalak ticaret burjuvazisi gürbüzleştikçe, işbirlikçiliğe yönelecek olan bu kesim, giderek devlet yönetiminde de ağırlığını duyuracak ve yer yer mevcut politikayla çatışacaktır. Bir ''milli burjuva sınıfı'' yaratmak için hiçbir olanağı esirgemeyen, istismara gözyuman ve dahası destekleyen Kemalistler için, bu, olağan bir sonuç sayılmalıdır. Devlet, burjuvazinin uzanamadığı alanlara yatırım yaparak, onun gelişimini özenle korurken ''milli kapitalizm'', ''sanayileşme'' umutlarını sürekli canlı tutan Kemalistler, bu amaçla Teşvik-i Sanayi Kanunu'nu 1942 yılına kadar yürürlükte tutmuşlardır. İşbirlikçi burjuvazinin çekirdeğini teşkil edenlerin sözcüsü Celal BAYAR'ın Maliye Bakanlığı'na getirilmesi, hem işbirlikçiliğe yönelen ticaret burjuvazisinin gücünü, hem de Kemalistlerin kararsızlığını göstermektedir. Kurtuluş savaşıyla kazanılan bağımsızlık, oligarşinin Türkiye siyaset yaşamının tarihi diye takdim ettiği Celal BAYAR'ların işbirlikçiliğe yönelmesiyle değişmeye başlayacaktır. Evet, Celal BAYAR Türkiye'nin yakın tarihidir. Ama halkımızın değil, egemen sınıfların yakın tarihidir. Komitacı BAYAR, Kemalist BAYAR, burjuva BAYAR, emperyalizmin ve oligarşinin temsilcilerini belirlemede zorunlu bir uğrak olan sadık işbirlikçi emperyalizm uşağı BAYAR... Evet, BAYAR tarihtir; sömürünün, ülkeyi emperyalizme peşkeş çekmenin, yani vatan hainliğinin, bağımsızlık savaşına ihanetin tarihidir. BAYAR, İş Bankasını emperyalizmin ülkeye sıçrama tahtası olarak kullanmıştır. Oligarşinin partileri DP, daha sonra da AP'nin hiç dilinden düşürmediği ''46 Ruhu'', ''tarihi misyon''un özü, emperyalizme bağımlılık köprülerini kurmaktır ve bu şerefsizlik, işbirlikçi burjuvaziye aittir. Kapitalist planlamayla amaçlanan neydi? Devletçilik düşüncesiyle oluşmaya başlayan planlama, 1934 yılında tamamlanabildi. Bu yıllarda Sovyetler Birliği'yle karşılıklı eşitlik temelinde ilişkileri olan Türkiye, STALİN'in başarılı planlama ve kalkınma yöntemlerinden de etkilenmiştir. Sosyalist planlamadan tamamen farklı da olsa Sovyet deneyiminin başarısı, planlama için esin kaynağı olmuştur. Bu doğrultuda ilk beş yıllık plan düzenlenmiş, ardından millileştirmeler başlamıştır. Hemen bütün demiryolu ve İstanbul, Ankara, İzmir gibi kentlerin elektrik, havagazı ve su şebekeleri millileştirilmiştir. Kapitalist ülkelerdeki planlama, devlet olanaklarının nasıl ve hangi alanlarda kullanılacağını düzenler. Ama aşırı üretim ve kâr dürtüsünün belirleyiciliği,üretimin anarşik yapısı, gerçek planlı ekonomi ile çelişir. Sosyalist planlama ise ekonominin bütününü kapsar ve toplumsal mülkiyetten ötürü, toplumun ihtiyaç duyduğu ürünlerin, araçların üretiminin planlamasıdır. Kemalistlerin 1934 yılı I. Beş Yıllık Sanayileşme Planı'nın amaçları şöyle belirlenmiştir: 1) Yerel toplumsal üretime ve yerli doğal kaynaklara dayalı sınai üretim birimlerinin kurulması. 2) Özellikle dışalım konusunda temel tüketim mallarının yerli üretimine öncelik verilmesi. 3) Sanayi kuruluşlarının yerlerinin, hammadde ve işgücü kaynaklarına yakın olması. Planın içerdiği maddelerden görüleceği üzere, tüketim malları üretimi öncelik taşımaktadır. Toplumun ihtiyaç duyduğu temel tüketim maddelerinin yerli üretimine ağırlık vermek, emperyalizmin meta ihracına karşı doğru bir önlem olmakla birlikte, halkın, sömürüden kurtarılmadan refaha kavuşturulması olası değildir. İşbirlikçiliğe yönelmiş yerli burjuvazinin ise, sanayileşmek, bağımsız kapitalizmin bayraktarlığını yapmak gibi bir niyetinin olmaması, üretim araçları üretimine planlamada ağırlık vermek konusunda Kemalistleri kararsızlığa, giderek vazgeçmeye sevk etmiştir. Sınai yatırıma, yani üretim araçları üretimine yönelmemenin bir diğer nedeni, sermaye birikiminin ucuz ve rizikosuz ticari işlerde harcanmasıdır. Tarım devriminin yapılamamış olması da, tarımda artı-değeri büyük oranda kırın egemen güçlerine bırakmış, sermayenin burjuvazide merkezileşmesi ve serbest işgücünün doğmasının önünde engel teşkil etmiştir. Bunlar neyi ifade eder? Burjuvazinin ve Kemalistlerin halkı soyma pahasına, Türkiye'yi bağımsız sanayileşmiş bir ülke haline getirememesi, baskı ve terörle, jandarma sopasıyla yıldırılan halkın, egemen sınıfların elinde onyıllarca oyuncak edilmesi... Bürokrasiye de hakim olan, Kemalist kadrolar, süreç içinde burjuvalaşarak bir kısmı ticaret burjuvazisiyle birleşmiş, Celal BAYAR'larla tekelciliğe yönelmiştir. Tekelleşme ile işbirlikçilik atbaşı yürümüş, emperyalizme kapılar yeniden açılmıştır. Kemalistler bağımsız, sanayileşmiş bir ülke yaratsalardı, bunun emekçi halka ne faydası olacaktı diye sorulabilir. Siz bağımsız kapitalistleşmiş bir ülkeyi mi savunuyorsunuz, Kemalistleri, bunu gerçekleştiremedikleri için neden eleştiriyorsunuz denilebilir! Bu soruların devrimciler açısından anlamsızlığı ortadır. Biz o günkü tarihsel toplumsal koşullarda, işçi sınıfının, köylülüğün ve küçük üreticiden oluşan emekçi halk çoğunluğunun devrimci iktidarı için savaşırdık, tıpkı bugün farklı biçim ve boyutta, farklı koşullara göre biçimlenecek devrimci halk iktidarı için savaştığımız gibi. Salt sanayileşmek, kapitalizmi geliştirmek Kemalistlerin ve burjuva reformistlerinin sorunudur. Ama Kemalist iktidarın anti-emperyalist yanını sonuna kadar desteklemekten, bir adım geri durmazdık. Kemalistlerin, işbirliğine yönelen burjuvaziye ve emperyalist sermayeye tamamen tavırsız kaldığını söylemek, gerçekleri yansıtmaz. 1923 yılında emperyalistlerin sermaye yatırımı 142 milyon sterlinken, 1933 yılında 26 milyona düşmesi, emperyalist sermayeye mesafeli ve kontrollü davranıldığının bir göstergesidir. Fakat bu politikada tutarlı olunamamıştır. Bir yandan emperyalist sermayenin egemenliğindeki şirketler devletleştirilmeye devam edilirken, diğer yandan İş Bankası grubunun devletin tüm yatırımlarına müteahhitlik, aracılık işlerine, maden kömüründen şeker ve keresteye kadar birçok alana el atması sağlanıyor, devletin öncülük ettiği yatırımlar da ucuza kapatılıyordu. Bürokrat burjuvazi bu işlerin içinde doğdu. Kemalist iktidar bir eliyle emperyalistleri iterken, ötekiyle emperyalizmle işbirliğine yönelen bir iktidardır. Kararlılık ve kararsızlık gösterilebilecek açmaz, özünde burada yatmaktadır. Bu açmaz içersinde II. beş yıllık plan hazırlıklarına girişilmiştir. Kuşkusuz bu sürece emperyalizmin 1929 bunalımının da çeşitli etkileri olmuştur. 1936'da başlayan çalışma, 1938'de yürürlüğe konulabildi. II. Emperyalist Savaş tehlikesi, savaşa sürüklenme korkusu, bütçenin büyük oranda askeri harcamalara ayrılmasına neden olmuş, II. Paylaşım Savaşı, planın tam olarak uygulanmasını engellemiştir. Yalnız bu plan dahilinde temel tüketim malları büyük ölçüde üretilir hale geldi. Yakup KEPENEK, ''Türkiye Ekonomisi'' adlı eserinde 1927'de 14.4 bin ton olan çimento üretiminin 1933'de 220 bin tona yükseldiğini, 1939'da dokuma sanayiinin yerli talebin %80'ini, şeker sanayiinin ise yerli talebin tamamını karşılar hale geldiğini belirtir. İngiliz kredisiyle Karabük Demirçelik açılmış, 1935 yılında Maden Tetkik Arama (MTA) ve Etibank madenlerin işletme, alım-satım işlerini üstlenmiştir. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerimiz, Osmanlı'dan kalma şirketlerin elinden millileştirmelerle alınarak, belli oranda gelişme yoluna girilmiştir. Fakat işbirlikçi burjuvazi ve DP iktidarı, bunları emperyalistlere yeniden açmış, adeta gelirler bir arpalık gibi dağıtılmıştır. Tarım alanında da gelişen, tarım alanlarının geleneksel egemenleridir. 1934-38 arasında göçmen ve topraksız köylüye dağıtılan 299.892 hektar toprak, çeşitli yollardan tekrar büyük toprak sahiplerinin eline geçmiştir.1930'u izleyen yıllarda dünya ekonomik bunalımının yansımasının etkilerini azaltmak amacıyla kurulan Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), toprak ağalarına adeta bir armağan olmuştur. Toprak devriminin yapılamadığı bir ülkede, desteklemeli fiyat alımlarından, kredilerden yararlanan, elbette üretimi elinde tutan toprak sahipleri olacaktı. TMO gibi kuruluşların devletin elinde de olsa, küçük üretimi desteklemesi, onları, tarım devriminin yapılmadığı sosyal koşullarda, büyük toprak sahiplerine karşı ayakta tutması olanaklı değildir. Nitekim toprak ağaları ellerinde bulundurdukları ekonomik güç ve mahalli nüfuzlarını kullanarak, bu kuruluşları, topraklarını daha da genişletmek ve devlet olanaklarından sonuna kadar yararlanmak amacıyla kullanmışlardır. Kemalist iktidar, I.beş yıllık plan olsun II. beş yıllık plan olsun, ekonomik politikalarını hayata geçirmek için, her küçük-burjuva diktatörlüğünün özellikleri olan, baskıcı yasa ve kurumlarını, yasakları geliştirmekten, iktidarlarına karşı yükselen muhalefet hareketlerini kanla bastırmaktan çekinmemiştir. Burjuva muhalefet partileri dahil, emekçi halkın örgütlenmesine karşı tahammülsüzdürler. Bu dönemde de bazı siyasi partiler kurulmuş, bazıları ise kurulma aşamasında kalmıştır. İlk olarak ''Serbest Cumhuriyet Fırkası'' (SCF) adı ile 12 Ağustos 1930'da bir siyasi parti kuruldu. Ancak bu parti 17 Kasım 1930'da kendi yöneticilerince kapatıldı. Parti açık olduğu dönemde de, bazı üyeleri ve taraftarı olan gazeteciler hakkında kovuşturma açılmıştır. Serbest Cumhuriyet Fırkası, tüccar ve toprak ağalarının desteğini almış, onların sözcüsü olma yoluna girmiştir. Cumhuriyet Halk Fırkası'nın politikasına karşı muhalefet bayrağını açmış olması, halkın içinde bulunduğu memnuniyetsizliği örgütlemek istemesi, Kemalistleri öfkelendirmiştir. Atatürk'ün kendi başbakanına kurdurduğu bu parti, kısa sürede etkili olunca ve halkın bir bölümünün tepkilerini örgütlemeye yönelince, partiyi kapatan Kemalistler, kendi oyunlarını açığa vurmak zorunda kalmışlardır. Yine 29 Eylül 1930'da Adana'da Abdülkadir KEMALİ'nin başkanlığında ''Ahali Cumhuriyet Fırkası'' adı altında bir parti varlığını sürdürmeye başlamıştır. Buna karşılık, 29 Ağustos 1930'da Edirne'de kurulan Türkiye Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi''nin çalışmasına komünist eğilimli olduğu gerekçesiyle hükümetçe izin verilmemiştir. Kemalistler CHF dışında hiçbir siyasal örgütlenme istemiyorlardı. Böyle bir dönemde, tanıyacağı örgütlenme özgürlüğünün kendine neye malolaca-ğını SCF deneyi ile görmüşlerdi. Ayrıca, örgütlenme özgürlüğü konusunda, parti girişimleri dışında yoğun ve etkili bir muhalefet olmamış, tek parti iktidarı bu biçimiyle varlığını sürdürmüştür. Burjuva muhalefet partileri ile, sol ve faşist örgütlenmelerin üzerine gidilmesinin temel nedeni, küçük burjuvazinin kendine güvensizliğinin bir sonucu olarak, kendi denetimi dışında her türlü muhalefetten korkmasıdır. Küçük-burjuvazi her şeyi kendisi denetlemek ister. Denetim dışına çıkanları, iktidarı eleştirenleri, hatta iktidarın görüşlerini savunduğu halde bunu aşırı bir emperyalist saldırganlık olarak yorumlayıp, İktidarı rahatsız eden örgütlere de (Türk Ocakları) izin vermez. Kemalistler tek parti iktidarı ile yönetimi ellerinde tutarken bir kez daha, küçük-burjuvazinin kendi özgücüne güvenememesi nedeniyle, nasıl anti-demokratik davranabileceğinin, anti-demokratik tutumlar alabileceğinin örneğini vermişlerdir. En küçük bir kıpırdanışta bile, çeşitli yöntemler kullanarak onları ezmenin, boyunlarının borcu olduğunu adeta göstermeye çalışmışlardır. SCF'nin kapatılmasına paralel olarak,10 Nisan 1931'de Türk Ocakları kapatılmıştır. Bir yandan Türk Ocakları'nın SCF ile açıktan ilişki kurması, diğer yandan Ocak içinde ırkçı ve turancı görüşlerin yer edinmesi, kapatılma nedeni olmuştur.(*) Ciddi bir sol muhalefet olmamakla birlikte, Sol'un faşist yöntemler kullanılarak susturulmasını isteyen Hamdullah Suphi TANRIÖVER, oligarşinin bugün edebiyat derslerinde, adından milli bir yazar diye bahsedilen yazardır. Ne hikmetse bugün Türkiyeli faşist güçlerin, demagojik biçimde ve ısrarla ''faşist değil, milliyetçiyiz'' tekerlemelerini, ''büyük üstadları'', İtalyan faşisti MUSSOLİNİ'ye övgüler düzerek yadsımakta, açıkça faşist yani tekelci burjuvazinin uşağı olduklarını haykırmaktadır. Böylesine farklı bir yere gelen ve farklı amaçlarla kullanılmak istenen bu tür bir örgütlenmeye izin verilmemiş, kapatılmıştır. Başta M. KEMAL olmak üzere, faşizm tehlikesinin Avrupa'yı sardığı o yıllarda Kemalist kadrolar, kendilerini aşacak böyle bir örgütlenmeye izin vermeyerek, Türk Ocakları'nı tehlike olmaktan çıkarmışlardır. Basın aracılığıyla sesini duyurmak isteyen muhalefeti, CHF, TBMM'de 25 Temmuz 1931 günü yeni bir basın yasası kabul ederek susturmuştur. Bu yasanın en belirgin yanı, ''hükümetin genel siyasetine aykırı yayın yapan yayın organını kapatma yetkisinin'' bulunmasıdır. Bu yasayla CHF, tüm basının kendi sözcüsü olmasını istiyor, olmak istemeyenlere ise gazeteyi kapatma tehdidini açıkça savuruyordu. 25 Mayıs 1935'te toplanan Birinci Basın Kurultayı'nda Basın Genel Direktörü Vedat Nedim TÖR de ''ulusal basının devrim potansiyeline, devlet siyasasına ve ulus ihtiyaçlarına uygun olmasını sağlamak''tan sözederken, basından nasıl bir politika beklenildiğini açıkça dile getiriyordu. Kısacası, basın gibi etkili bir güç odağını susturmanın yolunu bulmuşlardı. Basın ya onları destekleyecekti, ya da susturulacaktı. CHF iktidarı bir yandan toplumsal muhalefeti etkisizleştirirken, diğer yan dan da kendini destekleyecek, besleyecek oluşumların temelini atıyordu. Bunlardan biri üniversite reformu, diğeri ise Kadro dergisinin yüklenmeye çalıştığı misyondur. 1933 yılında gerçekleştirilen ''Üniversite Reformu''nun gerekçesi aslında çok yönlüydü. Soruna sadece ''darülfünun'' yerine üniversite şeklinde bakılmıyordu. Üniversite reformunun temelinde bilimsel ve teknik eğitimle yetiştirilmiş, ekonominin gereksindiği kadroları yetiştirmek düşüncesi ile birlikte, başka amaçlar da vardır. CHF iktidarı herşeyden önce üniversite reformu ile Kemalist politikaları savunacak, Kemalist devrimi savunan kadrolar yetiştirecek ve siyasal iktidarın desteği olacak bir üniversite hedeflemiştir. Kemalist hareketin kadrolarının ve ona kaynaklık edecek olan ideolojinin yaratılmasını hedeflediğini açıklayan Kadro Dergisi bu amaçlarla çıkarılır. Şevket Süreyya AYDEMİR'in başını çektiği Kadrocular, devletçilik politikasını ön plana çıkarıp savunurken, diğer yandan da ülkede sınıf gerçeğine karşı çıkarak, sınıf kavgası olamayacağını savunmaktadırlar. Sınıflar yoktu, bir bütün olarak ''Türk Halkı'' vardı(!) Ekonomik bağımlılıktan kurtulmak, geriliği aşmak ve gelişmek gerekliydi! Türk toplumunun gelişmesinde kullanılmak üzere ve ulusal bağımsızlığa zarar vermemek koşuluyla, yabancı sermaye alınabilirdi! Ülkeyi ne emperyalizm-kapitalizm ne de sosyalizm kurtarabilirdi! Ülkemizi ve ezilen dünya halklarını ''milli kurtuluşçuluk'', ''milli ekonomi'' kurtarabilirdi vs. vs. Kadro Dergisi, 1935 yılının Ocak ayında yayınına son vermiştir. Kadro Dergisi'nin savunduğu devletçiliğe o dönem palazlanmaya çalışan İş Bankası grubu karşı çıkmıştır. ''Bağımsızlık'', ''Devletçilik'' gibi kavramları sevmeyen bu grup, derginin kapatılmasında rol oynamıştır. Küçük-burjuva diktatörlüğün, kaypak, koşullara ve güç ilişkilerine göre hareket ettiğini açığa çıkaran gelişmelerden biri de parti ve devletin resmen özdeşleştirilmesidir. CHP'nin 1935 yılında toplanan kurultayında, parti program ve tüzüğünde değişiklikler yapılarak, CHP'nin ana ilkeleri, izlediği çizgi bütünüyle devlete mal edilmiştir. Bu anlayış çerçevesinde, İsmet İNÖNÜ'nün 1 Haziran 1936 tarihli genelgesiyle, İçişleri Bakanı parti genel sekreteri, illerin valileri parti il başkanları, denetçiler bölgelerinde parti denetçileri yapılarak, CHP'nin ilkeleri anayasaya konularak, parti-devlet özdeşliği sağlanmıştı. Böylesine otoriter bir anlayışı sınıfsal doğasında taşıyan Kemalist iktidar halk güçlerine, hatta kendi dışındaki güçlere örgütlenme hakkı vermemiş, örgütlenme özgürlüğü sadece Kemalistler için geçerli olmuştur. Baskı politikasının en şiddetli biçimde kendini duyurduğu yerlerden birisi de, bu dönem boyunca Kürdistan olmuştur. Kürt halkının ''kendi kaderini serbestçe tayin etme hakkı'' engellenmiş ve Kürt halkına karşı, utanç verici katliamlar ve katliam girişimleri düzenlenmiştir. 1925'ten sonra, 1938'de de Kürt halkına karşı düzenlenen katliam unutulmayacak boyutlardadır. Katliam zincirinin en ağırlarından olan Dersim (Tunceli) katliamı sonucu, halk terörle susturulmuş, geride kalanlar ise Dersim'den sürülerek, Batıya dağıtılmıştır. Katliamlarla birlikte asimilasyon ve milli zulüm politikasına hız verilmiştir. Sürecin önemli bir özelliği, işbirlikçi burjuvazinin sesini giderek duyurmasıdır. Bunun bir kanıtı 1936 yılında çıkarılan İş Kanunu'dur. Bu kanuna göre iş uyuşmazlıkları mecburi uzlaştırma ile halledilecektir. Sendikacılığa, greve yer yoktur bu kanunda. Öyle bir anlayış egemendir ki, devlet her şeyin tayin edicisidir. O nedenle bu tür uyuşmazlıklarda da, devlet tayin edici rol oynayacaktır. Dünya çapında derinleşen kriz, bunun ülkeye yansıması, tekelci burjuvazinin çocukluktan erginliğe geçmesi ve sesini yükseltmeye başlaması, emekçi sınıfların örgütsüzlüğü vb. etkenler, Kemalistlerin, İtalyan faşizminden etkilenerek biçimsel de olsa korporatif örgütlenme ve baskı yasaları çıkarmalarına olanak tanımıştır. Üzerinde durulması gereken önemli bir olgu da, Kemalistlerin işçi sınıfı başta olmak üzere, tüm halk sınıf ve tabakalarının demokratik örgütlenmelerine izin vermemesidir. Bu politikalar yukarıda çerçevesini çizdiğimiz ülke ve dünya konjonktüründeki toplumsal gelişmelerle birlikte düşünülmelidir. C- 1938-1950 ''Milli Şef'' İktidarı ve İşbirlikçi Burjuvaziden İhanete Adım Adım Celal BAYAR'ın, işbirlikçi özlemlerle yanıp tutuşan ticaret burjuvazisinin temsilcisi olarak,1932'de Maliye Bakanlığı'na getirilmesine CHP'nin kontrolünü elinde tutmak isteyen bürokrat burjuva ve Kemalistler karşı çıkmış, bu durum iktidardaki bürokrat burjuvazi ve Kemalistlerle, İş Bankası grubu arasındaki çelişkileri su yüzüne çıkarmıştır. Oligarşinin ucuz öykü yazarlarının BAYAR-İNÖNÜ inatlaşması, ya da tarihsel BAYAR-İNÖNÜ ''düşmanlığı'' diye sorunu kişiselleştirerek anlatmayı pek sevdikleri bu olgunun sosyal temelleri, burjuva fraksiyonlarının arasındaki çelişkilerin, günlük politika malzemesi haline getirilmesinden başka bir şey değildir. M.KEMAL'in bir denge unsuru olarak, yaşadığı dönem boyunca bu çelişkiler, Kemalistlerin inisiyatifinde bir uzlaşma ile geçici çözümlere ulaştırılıyordu. Yaklaşan II. Emperyalist Paylaşım Savaşı tehlikesinin yarattığı ekonomik, askeri, politik sorunlar; Kemalistleri adeta teyakkuz durumuna geçirmiş, bu durum, iktidar özlemi dizginlenemez hale gelen egemen sınıfların önüne, önemli, en azından kısa sürede çözemeyecekleri bir engel çıkarmıştır. Tüm özlemlerine karşın, bu koşullarda işbirlikçi ticaret burjuvazisi, ''her ne pahasına olursa olsun'' diyerek iktidara oynayamazdı. Savaş tehlikesi geçinceye kadar bekleyecekti. Fakat bu tehlikenin yarattığı ortamdan da azami ölçüde yararlanmayı hesaplayarak, hükümeti İNÖNÜ'ye devretmeleri, önlerindeki geçici tek yoldu. 1942-1950 dönemi, Kemalistlerin, egemen güçler içerisinde iktidar inisiyatifini elinde tuttukları son dönemidir. İç ve dış toplumsal-siyasal koşullar, Kemalistleri olabildiğince, ilişkileri merkezileştirmeye ve denetim ağını güçlendirmeye itmiştir. Bunun kentte ve kırda doğurduğu, sosyal sonuçlara bakarak, egemen sınıflarca İNÖNÜ'ye ''milli şef'' denilmiş ve dönem bu isimle anılır olmuştur. ''Milli Şef'', baskıların, gericileşmenin, hak ve özgürlükleri kısmanın simgesidir. Kürdistan'da elleri iyice kana bulanan Kemalist iktidar, köylülüğe korkunç baskı uygulamış, bir yandan jandarma dayağı, öte yandan köylünün tarlasındaki ürününe doğrudan el koyan ''tahsildar baskısı'', ''milli şef'' İNÖNÜ'nün şahsında özellikle köylünün unutamadığı bir imaj oluşturmuştur. Tüm yetkileri elinde toplama, uygulanan devletçilik politikası, savaş koşullarında artan milli duyguların iç politikada muhalefete karşı kullanılması, ilerici güçlere ülkeyi zindan etme ve şovenizm, ''milli şef'' kavramına anlamını veren uygulamalardır. Bu döneme ilişkin sınıflararası ilişki ve çelişkileri, ülkeyi emperyalizmin kucağına sürükleyecek olan ekonomik, siyasi politikaları gözardı ederek, tarihi bir kesiti İNÖNÜ ile özdeş kılmak, ''özgün bir dönem'' vb. diyerek tarihsel ve sosyal gelişmeyi kişilerin şahsında açıklamak hatasına düşen bir kısım aydın çevreler, oligarşinin geleneksel idealist tarih anlayışının etkisinde olduklarını görememişlerdir. Bu döneme ilişkin bir başka yanlış anlayış da , Kemalist küçük-burjuva diktatörlüğünün, halk kesimleri üzerindeki baskıcı ve saldırgan politikasına bakarak, onu, faşist nitelikli olarak değerlendirmektir. Oysa gerçekten de emekçi halka karşı saldırgan bir politika izlemesine ve uluslararası konjonktürdeki güçler dengesine göre hareket etmenin bir sonucu olarak, faşist Almanya'ya yakınlaşma-uzaklaşma manevralarına rağmen, bu dönemi, faşizm olarak nitelemek yanlıştır. Çünkü bu anlayış sahipleri , iktidarın halk üzerinde uyguladığı siyasi zorun şiddetine, yani salt kitleleri yönetmekte kullanılan araçlardan birinin niteliğini görüşlerine temel dayanak yapmaktadır. Oysa faşizm salt baskı ve şiddetin niteliğine, niceliğine göre belirlenmiş olsaydı, tüm ortaçağ devletlerini bir çırpıda faşist ilan etmemiz gerekirdi. Kemalist diktatörlük faşizmi uygulayacak sınıf temelinden yoksundur henüz. Faşist Rüştü SARAÇOĞLU hükümetini saymazsak, devlet kurumları ne aşağıdan gelen bir hareketle, ne de yukarıdan aşağıya, henüz faşistleştirilmiş değildir. Kaldı ki, bu anlayış sahiplerinin bir bölümü faşistleşme sürecini, 1923'lere kadar götürmektedir ki, bu ciddiye alınamaz. Yaşanan savaşın getirdiği militarizm ve şovenizmi, küçük-burjuvazinin elindeki iktidara sıkıca yapışmasının yarattığı saldırganlık daha da arttırmıştır. İktidarın, muhalefetin hiçbir biçimine tahammülü yoktur. Zira iktidarı er geç elinden kaçıracağının korkusunu her geçen gün, bir kat daha şiddetle duymaktadır. ''Milli Şef Dönemi'' gericiliğinin bir diğer yönü, emperyalizmle olan bağımlılık ilişkilerinin ilk adımlarının bu dönemde atılmış olmasıdır. Savaşın sonuna dek ''müttefik'' ve ''mihver'' devletler arasında gidip-gelen Türkiye, savaş sonrası ''Milli Şef'' sayesinde ABD egemenliğine girdi. Savaş dönemi içinde, gerek ekonomik, gerekse de siyasal alanda, bir faşist, bir ''burjuva demokratik'' kapitalist ülkeler yanına gidip-geldi.1941 yılında hem Almanya, hem de ABD ve İngiltere ile ekonomik ve siyasi ilişkiler sıklaştırılmıştı. 1942'de Almanya'dan 100 milyon mark askeri malzeme sağlanması karşılığında kredi alındı. Aynı türden anlaşmalar İngiltere ve ABD ile de yapılıyordu. Türkiye'nin savaş içindeki ihracatı ithalatını geçiyor ama öte yandan da emperyalizm ile olan bağları giderek gelişiyordu. Ekonomik hayatta giderek egemen olmaya başlayan tekelci burjuvazinin, işbirlikçi ilişkileri zorlamasıyla, zaten küçük-burjuvazinin doğasında varolan yalpalama ve sağa sola savrulma duruluyor; ''milli şef'' iktidarı gemisini emperyalizmin iskelesine doğru yanaştırıyordu. Kısaca Türkiye, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı'nın dışında kalmış olmasına rağmen, hem savaş öncesi hem de savaş sırasında, savaşın dolaylı sonuçlarından olumsuz biçimde etkilendi. Ekonomik ablukanın yanısıra, içerde seferberlik ve diğer askeri harcamaların olağanüstü artması, bütçe gelirlerinin önemli kısmını alıp götürdü. Bunun ilk sonucu, İkinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı'nın (İBYSP) uygulamasının bir kenara bırakılması oldu. Sınai üretimdeki artış böylelikle durdu. Tarım üretiminde gelişme şöyle dursun, gerileme ortaya çıktı. Öte yandan askeri ağırlıklı bütçe harcamalarının artması karşısında, hükümet ödemeler dengesini sağlayabilmek amacıyla, olağanüstü vergiler koyma yoluna gitti. ''Milli Şef Dönemi''ni en iyi anlatan, yürürlükteki Sanayi Teşvik Yasası'nı kaldırarak, topluma egemen kıldığı Milli Koruma Kanunu (MKK)'dur. Kanun, üretimin bütün safhalarında hükümete müdahale yetkisi veriyordu. Bütün ekonomik faaliyetler; sanayi, dağıtım, madencilik, çalışma ''toplumun, halkın, savunmanın çıkarlarına göre'' denetleniyor ve yönlendiriliyordu! öyle ki, hükümet özel üretimin nasıl olması, hangi ücretle çalışılması gerektiğine karışabiliyor ve üretilen malın devlete belli bir fiyatla satılmasına karar verebiliyordu. Bütün bunlar kime, hangi sınıfa yaradı? En önemlisi, MKK işbirlikçi burjuvaziye bir engel miydi? Bazı güçlükler olmasına karşın esas olarak kanun, burjuvaziye karşı kullanılamamıştır. Bu dönem işbirlikçi burjuvazinin palazlanabilmesinin koşullarını yaratmıştır. Sermaye birikimi, tüccar sermayesi biçiminde, ilkel birikim de dahil, korkunç bir şekilde artmıştır. Stokçuluk, spekülasyon, vurgunculuk ''savaş zenginleri'' olarak tarihimize geçen, burjuvazi sınıfının elinde büyük birikimlerin toplanmasına yaramıştır. Nasıl bugün, işbirlikçi tekelci sermayenin kârlarının korkunç artmasına karşın, bunlarla birlikte türeyen 12 Eylül holdingleri, hayali ihracat vurguncuları, halkın ezilmesi pahasına ortalığı kaplamışsa; o gün de, savaş zenginleri, yani tekelci burjuvazinin yağmacı geleneklerini ve kültürlerini devraldığı burjuvalar türemiştir. Hükümetin burjuvazi lehine aldığı kararlar ve politikalar sonucu oluşan birikimin belli başlı araçları şunlardı: 1) Devletin iç borçlanması (yani devlet bütçesinin kapitalistler ve tüccarlarca soyulması) 2) Yüksek enflasyon (halkın soyulması); köylülerin tarım ürünlerinin düşük fiyatlarla satın alınması (köylülüğün soyulması. Fiyatları devlet belirliyor-du ve bu da hep düşük oluyordu.) 3) Yüksek vergiler; özellikle köylüleri soyup soğana çeviren Toprak Mahsulleri Vergisi. 4) Düşük ücretler ve 13 saatlik-angarya da dahil-mecburi çalışma yasası. Bütün bunlar tek bir şeye, ''sermayenin birikimine'' yol açan kapitalist tedbirlerdi. ''Milli Şef'', halkı soyup soğana çeviren bu ekonomik tedbirleri alırken, en ufak bir başkaldırıyı şiddetle ezmeyi ihmal etmiyordu. Yine 1942'de, SARAÇOĞLU hükümetinin fiyatları serbest bırakması, tekelci burjuvazinin gelişiminde önemli bir yarar sağlamıştır. Bu uygulamayla fiyatlar yükselmiş, altın fırlamış, enflasyon başgöstermiştir. Böylece yoksul halk, açlığın pençesine itilirken, kapitalistler ceplerini doldurarak daha da palazlanmışlardır. Sömürü öylesine yoğunlaşmıştır ki, sonunda hükümet vergi alamaz duruma geldiğinden, gözünü azınlığın sermayesine dikmiştir. Türkiye'deki azınlıkların elindeki sermayenin Türk burjuvazisine devri anlamına gelen Varlık Vergisi Kanunu (1942), kural olarak tüm burjuvalardan vergi alınmasını gerektiriyordu. Ancak bu sadece görünüşteydi. Hükümet üyeleri, milli şef İNÖNÜ, mecliste tüccar sınıfına yönelik ağır suçlamalarda bulunuyordu, ama bunların hepsi lafta kalıyordu ve halkı aldatmak içindi. Örneğin SARAÇOĞLU Meclis'te stokçulara, spekülatörlere veryansın ederken, diğer yandan en büyük spekülatörlüğü kendisi yapıyordu. O dönem vurgunculara, spekülatörlere karşı oluşan tepki, bir bütün olarak tüm tüccarlara yönelmek yerine, azınlık sermayesi üzerinde yoğunlaştı. Konan ağır vergileri ödeyemeyen azınlık burjuvazisi, fabrikalarını, işyerlerini Türk kapitalistlerine bıraktı.(!) Kapitalizmin özgün işleyişi, bürokratların görece bağımsızlığına da son veriyordu; öyle ki, CHP de sermayenin bu olağanüstü yükselişine zemin hazırladıktan ve sömürgeleşme sürecini başlattıktan sonra, programını değiştirip kendisini sömürücü sınıfların partisi ilan edecekti. 1947'de programını değiştirecek olan CHP savaştan sonra hazırladığı III.Beş Yıllık Plan'da, tamamen emperyalizmin ve burjuvazinin çıkarlarını gözetiyordu. Gerçi bu plan da II. plan gibi uygulanamadı, ama CHP'nin nereden nereye geldiğini göstermesi bakımından ilginçti. CHP'nin en otoriter adamı Recep PEKER kendi hükümet programında, özel teşebbüsü bütün gücüyle destekleyeceğini ilan ederken, gelecekte Kemalist iktidarın da sonunu ilan ediyor gibiydi. Bürokratların burjuvalaşması, burjuvaların ekonomik güçlerini önemli ölçüde artırmaları, küçük-burjuva Kemalistlerin altından iktidar zemininin kaymasını başlatmıştı. Sermaye birikiminin tamamen ve hızlı bir tempoda iç sömürüyle sağlanmak istenmesi, işçi ve yoksul köylülerin durumunu iyice kötüleştirmiş ve kitlelerin rejime muhalefetini artırmıştı. İşçi haklarının kısılması, zorla çalıştırma, kıtlık ve karaborsa, ağır vergiler... Tüm bunların faturası da sonuçta Kemalistlere çıkacaktı. 1923 Devrimi'yle birlikte Kemalistlerle burjuva fraksiyonları ve toprak ağaları arasında, Kemalistler lehine kurulan nispi denge, ticaret burjuvazisiyle bürokrat burjuvazinin işbirliğinden doğan tekelci burjuvazinin giderek güçlenmesiyle zorlanmaktaydı. Savaş sonrası, bu iç gelişmeler üzerine artan emperyalist müdahale, Türkiye'de yeni sömürgeci ilişkilerin gelişimini, hızlandırılan bir sürecin başlamasına yol açtı ve derinleşen egemen sınıflararası çelişkiler DP iktidarının doğumunu getirdi. D- Kemalist Döneme Genel Bir Bakış ve Kemalizmin Bugün İktidar Mücadelemizdeki Yeri Kemalizmin özü, emperyalizmin açık işgali koşullarında emperyalizme karşı, ''Ya İstiklal Ya Ölüm'' şiarında somutlaşan politik tavırdır. 1923 Devrimi tamamlanamamış bir burjuva demokratik devrimdir. Bu devrimin öncülüğünü; emperyalizm ve proleter devrimler çağında bir millî burjuva sınıfının ve burjuva demokratik devrimini kaldığı yerden alarak geliştirecek işçi sınıfının nicel ve nitel gücünün yokluğu koşullarında, bir ara sınıf olan küçük-burjuva radikalleri omuzlamıştır. Osmanlı kapıkulu bürokrasisinin alt zümresinden gelen ve İttihat Terakki'nin misyonunu tarihsel anlamda devralan asker-sivil aydınlar, Osmanlı feodal-komprador devletini yıkarak yerine kendilerinin (Kemalistler) belirleyici güç, diğer burjuva fraksiyonlarının da ortak olduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuşlardır. Tercihini kapitaliz |